Elhan-ı Şita
Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş,
(Bir beyaz titreyiş, bir dumanlı uçuş,)
Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar
(Eşini kaybeden bir kuş gibi kar)
Gibi kar
(Gibi kar)
Geçen eyyâm-ı nevbaharı arar...
(Geçen ilkbahar günlerini arar)
Ey kulûbün sürûd-i şeydâsu,
(Ey kalplerin divane şarkısı)
Ey kebûterlerin neşideleri,
(Ey güvercinlerin şiirleri)
O baharın bu işte ferdâsı
(O baharın bu işte yarını)
Kapladı bir derin sükûta yeri
(Kapladı bir derin sessizliğe yeri)
Karlar
(Karlar)
Ki hamûşâne dem-be-dem ağlar.
(Ki sessizce arasıra ağlar)
Ey uçarken düşüp ölen kelebek
(Ey uçarken düşüp ölen kelebek)
Bir beyaz rîşe-i cenâh-ı melek
(Bir melek kanadının beyaz püskülü)
Gibi kar
(Gibi kar)
Seni solgun hadîkalarda arar.
(Seni solgun bahçelerde arar.)
Sen açarken çiçekler üstünde
(Sen açarken çiçekler üstünde)
Ufacık bir çiçekli yelpâze,
(Ufacık bir çiçekli yelpâze,)
Nâ'şun üstünde şimdi ey mürde
(Cansız bedenin üstünde şimdi ey ölü)
Başladı parça parça pervâze
(Başladı parça parça altın kırıntıları)
Karlar
(Karlar)
Ki semâdan düşer düşer ağlar!
(Ki gökyüzünden düşer düşer ağlar!)
Uçtunuz gittiniz siz ey kuşlar;
(Uçtunuz gittiniz siz ey kuşlar
Küçücük, ser-sefîd baykuşlar
(Küçücük, beyaz başlı baykuşlar)
Gibi kar
(Gibi kar)
Sizi dallarda, lânelerde arar.
(Sizi dallarda, yuvalarda arar.)
Gittiniz, gittiniz siz ey mürgân,
(Gittiniz, gittiniz siz ey kuşlar,)
Şimdi boş kaldı serteser yuvalar;
(Şimdi boş kaldı baştan başa yuvalar
Yuvalarda -yetîm-i bî-efgân! -
(Yuvalarda -feryat etmeyen yetîm-)
Son kalan mâi tüyleri kovalar
(Son kalan mavi tüyleri kovalar)
Karlar
(Karlar)
Ki havada uçar uçar ağlar.
(Ki havada uçar uçar ağlar.)
Destinde ey semâ-yı şitâ tûde tûdedir
(Ey kış göğü, elinde yığın yığındır)
Berk-i semen, cenâh-ı kebûter, sehâb-ı ter...
(Yasemin yaprağı, güvercin kanadı, ıslak bulut...)
Dök ey semâ -revân-ı tabiat gunûdedir-
(Dök ey gökyüzü -doğanın canlılığı uykudadır-)
Hâk-i siyâhın üstüne sâfî şükûfeler!
(Siyah toprağın üstüne katışıksız çiçekler!)
Her şahsâr şimdi -ne yaprak, ne bir çiçek! -
(Her ağaçlık yer şimdi -ne yaprak, ne bir çiçek! -)
Bir tûde-i zılâl ü siyeh-reng ü nâ-ümid...
(Bir gölge yığını ve siyah renkli ve ümitsiz)
Ey dest-i âsmân-ı şitâ, durma, durma, çek.
(Ey kış göğünün eli, durma, durma, çek.)
Her şâhsârın üstüne bir sütre-i sefîd!
(Her ağaçlığın üstüne bir beyaz örtü!)
Göklerden emeller gibi rizan oluyor kar
(Göklerden emeller gibi dökülüyor kar)
Her sûda hayâlim gibi pûyân oluyor kar
(Her mutlu hayalim gibi koşarak düşüyor kar)
Bir bâd-ı hamûşun Per-i sâfında uyuklar
(Sessiz bir rüzgar tüylü bir kanatta uyuklar)
Tarzında durur bir aralık sonra uçarlar,
(Yolunda durur bir aralık sonra uçarlar,)

Soldan sağa, sağdan sola lerzân ü girîzân,
(Soldan sağa, sağdan sola titreyerek ve kaçışarak)
Gâh uçmada tüyler gibi, gâh olmada rîzân
(Bazen uçmada tüyler gibi, bazen dökülmede)
Karlar, bütün elhânı mezâmîr-i sükûtun,
(Karlar, sessizliğin dualarının bütün nağmeleri)
Karlar, bütün ezhârı riyâz-ı melekûtun.
(Karlar, ruhların bahçelerinin çiçekleri)
Dök kâk-i siyâh üstüne, ey dest-i semâ dök.
(Dök siyah toprak üstüne, ey göğün eli dök.)
Ey dest-i semâ, dest-i kerem, dest-i şitâ dök:
(Ey göğün eli, izzetin eli, kışın eli, dök
Ezhâr-ı bahârın yerine berf-i sefîdi;
(Bahar çiçekleri yerine beyaz kar)
Elhân-ı tuyûrun yerine samt-ı ümîdi.
(Kuşların nağmeleri yerine ümidin suskunluğunu.)
Cenab Şahabettin
Tahlili:
Mehmet Şamil - Elhân-ı Şitâ Üzerine Bir Tahlil Şiirde başlık, şiirin bütününe şâmildir. Daha lise yıllarımızda bizi etkileyen bir ahenk şiiri olan Elhân-ı Şitâ buna en güzel örneklerden biri. Hemen her kış pencereden seyrine daldığımız karlı bir manzara ile bu şiiri hatırlarım. Şiirde heceleri müziksiz düşünmeyen Cenab Şehabettin, muhtevâsı sade bir kış manzarasının tasviri gibi görünen Elhân-ı Şitâ'da statik anlatımı değil hareketli ve sesli bir üslubu sergiliyor. Sadece beyazlık ya da soğukluk imajlarında kalmayan şair, kar yağışında bulduğu müzikal sesleri derinlemesine işliyor. Bundan dolayı şiiri, 'kış musikisi' diyebileceğimiz bir başlıkla anıyor ve onu şiirin içinde uygulamaya çalışıyor. Kaybolan mutluluk arayışının hâkim olduğu şiirde bu arayış neticesinin kar yağışı olduğunda karar kılıp dua ve sabırla şiiri bitirmesiyle okurun zihninde bir resim motifi oluşturmaktadır ki kar tanelerinin sürekli bahar unsurlarıyla karşılaştırılması buna bağlıdır. İmgeler, baharın hüznü ile kar yağışını resmetmek arasında farklı seslerle şiiri bütünleştirmeye çalışmaktadır. Bu, hem dış şekilde hem de iç şekilde görülür.

Servet-i Fünun sanatçıları her veznin bir ruha tekabül ettiğini ileri sürmüşlerdi. Cenab Şehabettin de şiirde vezni üç kere değiştirmiştir. Üç ana kısma ve beş ayrı bölüme ayırabileceğimiz Elhân-ı Şitâ'da şiire hâkim kafiyeler, bir düzene göre devam eder; kimi yerde çaprazlama kafiye kullanılır. Ana kurguya sürekli bağlı kalan şair, imgeler arası geçişleriyle şiirin canlı kalmasını sağlar. Ünlü ve ünsüzlerin sıralanışı ile oluşturulan ses, şiirin sonlarına doğru sertleşmeye başlar ve aliterasyonlarla zenginleşir. Bazı kelimeler hatta bazı mısralar tekrar kullanılır. Bütün bunlar şiiri monotonluktan kurtarma adına yapılan çalışmalardır ki genel olarak bu, Cenab Şehabettin'in şiirlerinde görülmektedir.

Şiirde anlam arayışı ve tahlilde şair gibi düşünemiyorsak bile şiirsel derinliği anlamak için hele hele sembolist bir şairi anlamak için kelimelerin çağrıştırdıklarından hareket etmek en doğru yollardan biri olsa gerek. Bu nedenle ilk mısradaki 'beyaz titreyiş' ve 'dumanlı uçuş' tamlamaları üzerinde durmak istiyorum: Bu mısra 'eşini kaybeden bir kuş'un özelliğini ifade etmesi bakımından önemlidir. Görüleceği üzere tüm kış şiirlerinde olduğu gibi beyazlık bu şiirde de aşırıya kaçmadan yer edinmiştir. Ancak 'beyaz titreyiş' ile başlayan 'dumanlı uçuş', nerede duracağını bilmeyen bir arayışın ve yön korkusuna yenikliğin ifadesidir ki duman gri de olsa, beyaz titreyişle paralellik arzeder. Bu titreyişin beyazlığı, sembol olarak ölüme kapı aralasa da salt anlamda titreme nedeninin soğuk ve kar olduğuna da götürmektedir bizi. Tüm bunlar, aslında 'eşini kaybeden bir kuş'un özelliğidir ve yağan kar bir kuş gibidir. Böylelikle, şiirin yalnızlık mefhumu ile başladığını görürüz. 'Bir beyaz lerze' ifadesini sadece kar için düşünmek de olağandır ki 'bir' kelimesi ve ardısıra gelen 'eşini gâib eyleyen' ifadesi tüm kar yağışlarının tek bir kar tanesi ile başlangıcına işarettir. Dumanlı uçuşun arayış amacı ise ilkbahardaki huzur ve canlılıktır. Kışa tezat olacak olan yazdan önce gelen ilkbahara yapılan arayış göndermesini başlıkla birlikte düşündüğümüzde bahara özgü olan kuşların şakıması yerine kar yağışı musikisinin yer edindiğini görürüz. Bu, ilkbahardaki kuş cıvıltıları yerine karların düşüş sesidir. Şüphesiz kışın yerini alacak olan ve kuşların geri dönüp şakımalarına sebep olacak olan ilk mevsim ilkbahardır. Karların uçuşunun tasvirinden sonra, şairin mevsimlerin birbiri ardına gelecek olduğunu, bundan kaçınılamayacağını dile getirişi devreye girer: 'Ey kalplerin çılgın şarkıları, ey güvercinlerin güfteleri, işte baharın yarını budur ki, karlar toprağı derin bir sessizlikle kapladı. Artık bahardan kalma ve ona ait ne varsa sessizce ve sürekli ağlamaktalar.' Burada 'kebûterlerin neşîdeleri'nden kasıt elbette güvercinlerin sesidir; ancak bu sadece bir ses değil aynı zamanda bir manzume, bir şiir hatta bir güftedir. Sonraki bölümde yine bahara ait bir unsur olarak kelebekle karşılaşır okuyucu. Kelebeğin ömrünün kısalığı ile baharın geçici oluşu arasındaki ilişki 'o baharın bu işte ferdâsı:' mısraını derinleştirmemize yardımcı olur.

Karın düşüşü, ikinci bölümde kelebeğin uçuşuna benzer. Bu benzetmenin şekilsel olarak yapıldığını düşünebiliriz. Kelebek kısa bir ömre sahiptir ve uçarken birden düşüp ölür. Bu kısa hayat hikâyesi aynı zamanda karda vardır. Yere düşen her kar tanesinin eriyişi bir ölümdür. İlk bölümde olduğu üzere, bu şiirde 2. mısralar 1. mısralardan daha genel ve 1. mısraı kapsayan bir anlamla örülmüştür ki 'bir beyaz rîşe-i cenâh-ı melek' yani 'bir melek kanadının püskülü / saçağı' ifadesi hem kelebeği anlatmaktadır hem de kelebeğe benzetilen karları ifade etmektedir. Nihai olarak, bütün bu kelebek, melek ve kar öznelerinin gelen kışla yeşilliğini kaybetmiş bu solgun bahçelerde baharı ve baharla birlikte kuşların şakımalarını aradığını dile getirmekte ve bütün şiiri kapsayacak kadar, kar motifinin hepsinin yerini tutabilecek ölçüde büyük bir işlev içinde oluşuna anlam yüklemektedir şair ve kelebekten hareketle devam eder. Bu, şiirde semboller üzerinde derinleşmenin neticesidir ki; kelebek bu defa 'ufacık bir çiçekli yelpâze' olarak çiçekler üstünde açan bir çiçeğe benzer. Buradaki 'açmak' fiili hem kelebeğin kanatlarının açılışıdır hem de kelebeğin kozasından çıkıp baharda çiçek gibi açması / uçmasıdır. İşte bütün bunlar olurken önceki bölümde ifade edilen 'düşüp ölen bu kelebeğin' bedeni üzerinde parça parça karların düşüşü başlamıştır. Kış kapıya dayanmış, kelebeğin uçuşu yerine kar taneleri geçmiştir. Bu düşüşü 'pervâze' ile dile getiren şair, karların bu düşüşle ağladığını, kelebeğin ölümü üzerine düşmenin bir gözyaşı ıslaklığı gibi olduğuna değinir. Kar yine hüznü temsilen ordadır ve ağlamakta / yağmaktadır.

Üçüncü bölümde, kelebek sembolünün derinliğinden sonra ilk bölümdeki ana temaya geçen şair, kelebek gibi ölmeyip göç eden / giden kuşlara yeni bölümde gönderme yapar. 'Uçtunuz, gittiniz siz ey kuşlar / küçüçük, ser-sefîd baykuşlar'. Yine ilk mısra 2. mısraın açıklayıcısı konumumdadır ve 2. mısradaki öğe 'beyaz başlı baykuşlar' kara benzetilir. Kar, kuşları, beyaz başlı baykuşlar gibi yuvalarında, dallarında ve hemen her yerde aramaya koyulmuştur. Devam eden mısralardaki dil, hem karların dilinden hem de şairin dilinden söylenen hüzünlü bir şarkı gibidir: 'Gittiniz, gittiniz ey kuşlar, şimdi yuvalar baştan başa boş kaldı. Karlar, sessiz / figansız yetim olan yuvalarda son kalan ıslak tüyleri kovalıyor ve havada ağlar gibi uçuşuyorlar.' Kuşların gidişine üzülen kar taneleri hem uçuyor hem ağlıyor hem de onlardan geriye kalan yuvalardaki ıslak tüyleri bir hatıra olarak bulmak istiyor. Bu bölümdeki 'mâi' kelimesi her ne kadar mavi anlamına gelse bile kar, ıslaklık, ağlama gibi genel kurguya uygun olan 'suya ait, sulu, ıslak' anlamıyla okunmalıdır.

Üç bölümden oluşan birinci kısımla birlikte şiirin birinci şekilsel yapısı sona erer. Bu kısımda, karların yavaş yavaş, ağır ağır ve parça parça yağışını resmedilir ve bahar hatıraları ile kar tanelerinin hareketliliği benzeşme unsurlarıyla kendilerine yer edinir. Mısraların kısalığı araya giren 'gibi kar' ve 'karlar' kelimeleri ile şiir monoton bir dilden kurtarılır. Şiirdeki ses ahengi bakımından şairin, cömert vezin diye tanıdığı aruzun Servet-i Fünun çağındaki özgür imkânlarından bu amaçla faydalandığı görülür. Arada bir duraklar gibi olan kar yağışının tekrar harekete geçişine benzeyen küçük mısralardan sonra uzayan mısraların şiirde yer edinişi bu sebebe bağlıdır. Her bölüm sonunda hüzün ve melankoli 'ağlar!' ifadesiyle tekrarlanmaktadır. Buraya kadar şiir 'geniş müstezad'la söylenmiştir ve sonrasında konu haricinde ses ahengi, vezin ve söyleniş biçimi değişir. Kurguya dayalı kar benzetmeleri azalır. Artık yoğun bir kar yağışına teslim olmuştur şiir. İşte bu, Elhân-ı Şitâ'dır.

İkinci ana kısım iki bölümden oluşur ve bu kısımda hâkim olan kuvvetli bir kar yağışıdır. Acıya teslim olan ve sonunda acıyı seven, onu kabul eden bir insan gibi kar yağışıyla kaybolan bahar hatıralarına çok fazla değinilmediğini görürüz. Bütün arzu kardır. Yine de içten içe kar, bahar çiçeklerine benzetilerek ve gökyüzünün ayrıcalığında baharın hatırası canlı tutulur. İkinci ana kısım kafiyeleniş açısından iki ayrı ahenge sahiptir. Bu, ilk ana kısımdaki musikinin bu bölümdeki farklı işlenişidir: 'Ey kış günlerinin gökyüzü, yasemin yaprağı, güvercin kanadı, ıslaklık bulutu senin elinde yığın yığın / küme kümedir. Ey gökyüzü, tabiatın ruhu / canı uyuya kalmış haldedir, bu kara toprağın üstüne tertemiz çiçekler dök.' anlamındaki kıta ile başlayan bir benzetme devreye girer. Bu, eldir. Kar tanelerinin sanki bir el tarafından serpildiği izlenimine götürür bizi. Bu el öyle bir eldir ki, çiçekleri, kuşları ve bütün bulutları kendinde barındırır. 'Berk-i semen'le temsil edilen bütün çiçekler; 'cenâh-ı kebûter'le temsil edilen bütün kuşlar ve onların şakımaları; 'sehâb-ı ter'le temsil edilen ise hayata canlılık veren ve merkezi ıslaklık olan çiğ, kırağı, yağmur, nem, tazelik vb. unsurlardır. Şair, bütün bunların kar yağışıyla baharda çiçekler ve kuşlarla geri döneceğine inanır. Bahardan sonra kışın geleceğini birinci ana kısımda ifade eden şair, böylelikle kıştan sonra da baharın geleceğini belirtmiş olur. Çünkü hazan mevsiminden sonra tabiat kış uykusuna yatmış bir haldedir. Baharın canlılık belirtileri yerini kışın donukluğuna bırakmış ve bu hâl üzere gökyüzü yapması gerekeni yapmalı ve baharı karşılamak için kapkara toprağın üstüne o temiz ve bembeyaz kar tanelerini çiçekler gibi dökmelidir. Şair bilmektedir ki, dökülen her bir kar tanesi baharda bir çiçek olarak karşımıza çıkacaktır. Öyleyse hitap edilecek olan, istekte bulunulacak olan gökyüzüdür. Bütün bereket oradadır. Her ne kadar kar sahibi gökyüzü gibi görünse de tekrarlanan 'dest' kelimeleriyle birlikte akla 'Allah'ın kudret eli' gelmekte ve anlam yerleşmektedir.

Dördüncü bölümün devam eden ikinci kıtasında şair: 'Her ağaçlıkta / korulukta şimdi ne bir yaprak var ne bir çiçek. Her yer bir ümitsizlik, siyahlık ve gölgelik yığınıdır. Ey kış semasının eli, durma, her ağaçlığın üstüne beyaz bir örtü çek.' diyerek hitabına devam eder. Bu hitabın içinde ise yine bir tasvir vardır. Bütün ağaçların sonbahardan çıkmış bir durumda yapraksız, kuru dallarla ve çiçeksiz olarak çıplak bir insan gibi olduğunu düşünür. Bu nedenle birinci bölümde olduğu gibi gökyüzünden böyle yavaş yavaş yağmamasını, aralıksız yağmasını ve bu çıplaklığı örtmesini ister. Çünkü bu hâl bir ümitsizlik hâlidir. Sadece siyah tonların egemen olduğu bir yerde ümitsizliğin ve gölgelik yerlerin var olduğuna değinir. Burada aynı zamanda kar yağmazsa bahar çiçeklerinin açılamayacağına ve şiirin sonunda var olan sabırdan ürpertiye bağlı bir korku vardır.

Kendi aralarında kafiyelenmiş altı beyitten oluşan ve anlam açısından üç kıta gibi de gözükebilen üçüncü kısımda şairin bahar korkusu kar yağışıyla bölünür ve hitap bölümünden sonra yine kış manzarasını ve karların yağışını tasvire koyulur: 'Gökten arzularımız gibi dökülüyor kar, her sevdâya hayalim gibi koşuyor kar, sessiz bir rüzgârın saf kanadında uyuyor gibi bir vakit durup tekrar uçmaya devam ediyor karlar.' Burada şiirin genelindeki kar yağışı tasvirlerinin en büyüğünü görmekteyiz. Çünkü, 'uçmak' kelimesiyle kuşlar; 'emel', 'sûd', 'hayal' ve 'uyumak' kelimeleriyle insan; 'sessiz rüzgarın saf kanadı'yla da tabiat benzetmeleriyle kar yağışı tasvir edilmektedir. Bu bölümde 'tarzında durur bir aralık' ifadesi şiirin genelinde olmayan bir yapıda önceki mısraın devamı niteliğinde okunması gereken bir mısradır ki 'uyuklar' ifadesini bir bakıma yalanlayan bir bakıma ise doğrulayan söyleme sahiptir. Hatta anlamı derinleştirdiğimizde burada uyuklamaktan başka bir eylemin de var olduğunu görürüz. 'Durmak' eylemi ile şair, kar tanelerinin tıpkı bir insan gibi yolculukta ara verip dinlendiğini ve sonra yoluna devam ettiğini ve aynı zamanda bütün hareketliliğin zamanla birlikte durduğunu ifade etmektedir. Kar yağışının tasviri 'soldan sağa, sağdan sola titreyerek ve kaçarak, bazen tüyler gibi uçuyor, bazen dökülüyorlar.' ifadesiyle devam eder. Yine 'titreme', 'kaçma' ve 'tüy' kelimeleri ile insan ve kuş unsurları devreye girer ki şiirdeki ses unsurlarının en temel öğeleri bunlardır. Bu mısralarla birlikte kar yağışının tasviri sonlanmış olur. Nitekim, şiiri bitirmeye doğru hazırlanış ve tipi başlar. Tam bu noktada şairin 'Karlar, bütün sessizlik ilahilerinin sesleri ve bütün melekler âleminin bahçelerinin çiçekleridir.' gibi karları tanımlayan ifadesiyle karşılaşıyoruz. Şüphesiz bu tanım, içerdiği kelimeler açısından farklı bir tanımdır ve sembolist bir şairin benzetmeleriyle kurulmuştur. 'Melek' unsurunun burada yer alışı 'her bir kar ve yağmur tanesini gökten bir meleğin indirdiği'ne olan inanıştır. Melekler, bahçelerinin çiçeklerini baharda açmaları için toprağa indirmektedirler. Şair, ikinci bölümde de kar ve kelebek motiflerini melek kanadına benzetmiş ve bu inanışı desteklemiştir. 'Sessizlik ilahilerinin sesleri / ezgileri' anlamındaki 'elhânı mezâmir-i sükûtun' ifadesi ile şair şiirin başlığını destekler, anlamı ortaya koyar ve şiirdeki tüm sesleri bir çatı altında toplar. Bahardan yansıyan tüm seslerle kışın sessizlik sesi başlığı kesinleştirir burada: Elhân-ı Şitâ.

Bu hazırlanıştan sonra nihai olarak 'ey gökyüzünün eli, cömertlik eli, kışın eli, bahar çiçekleri yerine beyaz kar; kuş seslerinin yerine kara toprağın üstüne ümit suskunluğu dök.' diyerek yine kısa bir hitapla şiiri ve üçüncü kısmı bitirir şair. Bu, Allah'a karşı yapılan bir duadır. Bu duanın içinde ümit vardır. Çünkü kar yağmazsa / kış olmazsa bahar, bahar olmayacaktır. Bu duada, 'dök' emrinin üç kere ve mısra içinde farklı farklı düzende söylenişi tekrarlarla yapılan bir ahenk ve aynı zamanda duanın kabulü için olması yanında okuyucunun da bu beyitlerle kar yağışına dua etmesi ve sabretmesi içindir. 'Samt-ı ümîd' yani 'sabır' ile biter şiir. Bu, bir an önce kar yağışının başlamasına ve bitmesine, dökülen her kar tanesi ile bahar çiçeklerinin ve kuş cıvıltılarının gelecek olduğunun Allah'tan beklendiğine ve okur için de tüm bunların müjdelendiğine işarettir. Dolayısı ile şiirin bitimiyle kış bahara; şiire hâkim olan hüzün ve melankoli de yerini mutluluğa bırakmaktadır diyebiliriz.

Sembolist bir şair olan Cenab Şehabettin Elhân-ı Şitâ şiiri boyunca sıfatlar, benzetmeler ve mecazlarla karları ve kış unsurlarını şekilden şekle sokarak ortaya koymaya çalıştığı manzarayı resmedip gözümüzde canlandırmış ve imgelerin içinde hassas bireysel izlenimini gizlemiştir. Bu izlenim, bize baharın huzuru, canlılığı ve hareketliliğinin tezadında kış mevsiminin hüznünü ve monotonluğunu belirtmekle kalmıyor, bütün Servet-i Fünun edebiyatında hâkim bir duygu olan melankolinin ve hüznün kış ile ortaya çıkışını temsil etmektedir. Mısraları tesadüfle kurulmayıp muhtevâ ile birleştirilen ve kelimeleri özenle seçilen Elhân-ı Şitâ şiiri 1897 yılından bugüne okunmaya devam ediyorsa, bundaki başarıyı muhtevâda değil elbette şairin şiir işçiliğinde aramamız gerekiyor.

Mevsimlerin hazzını hissederek yaşamak insanlara özgüdür. Kış perdesi altında saklı duran baharı ilk karşılayacak olan da insandır. Kar yağdıkça içimizdeki bahar arzusu büyüyecek ve yerini buluncaya dek bu 'kış musikisi' devam edecektir. Belki de yoğun çiçek yağışıdır her 'kar-a-kış' bahçemizde ağlayan. Öyleyse: Baharı karşılamak için zamanıdır kar çiçeklerine bahar taneleri gibi yağmanın.

EKLER:

Cenab Şehabettin
1870'te Manastır'da doğdu. Edebiyata yakın ilgi duyan bir ailenin çocuğuydu. Sırasıyla Tophane'deki Fevziye Mektebi'ni, Gülhane Askeri Rüşdiyesi'ni, Tıbbiye İdadisi'ni bitirdi. Sonra Askeri Tıbbiye'den mezun hekim yüzbaşı oldu. 1890-94'te Paris'te 4 yıl cilt hastalıkları ihtisası yaptı. Paris sonrası, bir süre Haydarpaşa Askeri Hastanesi'nde çalıştı. Mersin ve Rodos'ta doktorluk, Hicaz'da sıhhiye müfettişliği yaptı. 1914'te emekliye ayrılarak Darülfünun'da müderrisliğe başladı; Batı Edebiyatı ve Fransız dili okuttu.
Edebiyat-ı Cedide'nin ileri gelen şairlerindendi. İlk şiirleri Saadet gazetesinde yayımlandı. Yenilikçi bir şairdi. Servet-i Fünun'da Tevfik Fikret'ten sonra en etkili şairdi. Çok süslü ve ağdalı bir dille, sonnet biçiminde yazdığı aşk ve doğa şiirleriyle sembolizmin öncüsü sayıldı. Fransız şiirinden etkilendi. 1908'den sonra düzyazıya ağırlık verdi. Tanin, Hürriyet, Kalem ve Hak gazetelerinde çıkan makalelerinde Genç Kalemler'in 'sade dil' anlayışına karşı Osmanlıcayı savundu. Heceleri müzik düzeyinde uyumlu kullanmayı benimsedi. Karşıtlarını eleştirirken alaycı bir üslup kullandı. Bazı kereler 'Râik Vecdî' ve 'Dahhâk-i Mazlûm' takma adlarını kullandı. Şiirlerini 'Evrâk-ı Leyâl' adı altında toplamayı düşünmüşse de bunu başaramadı.
Şiirleri: Tâmât (1887); seçme ve bütün şiirleri ise ölümünden sonra kitaplaştırıldı. Cenab Şehabettin'in gezi, tiyatro ve diğer eserleri: Hac Yolunda, Avrupa Mektupları, Suriye Mektupları, Afak-ı Irak, Evrak-ı Eyyam, Tiryaki Sözleri, Nesr-i Harb ve Nesr-i Sulh, Yalan, Körebe, Küçük Beyler, Merdut Aile, Derse Devam Edelim, Tuyugât-ı Kadı Burhaneddin veShakespeare'dir
13 Şubat 1934'te İstanbul'da beyin kanamasından öldü. 'Elhân-ı Şitâ' şiiri gibi bir günde 14 Şubat 1934'te sade bir törenle Bakırköy Mezarlığı'nda, kızı Destine Hanım'ın yanına defnedildi.
CENAB ŞEHABETTİN

*Güzel Yazılar, c.II, İst. 2336-1337, s. 47-49

Bu yazı Ay Vakti dergisinde [0cak 2006 - 64. sayı - KIŞ DOSYASInda] yayımlanmıştır.
ayrıca bkz Düşle Edebiyat sayı 62. biyografi bölümü