HÜRRİYETE DOĞRU
gün doğmadan,
deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,
içinde bir iş görmenin saadeti,
gideceksin;
gideceksin ırıpların çalkantısında.
balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;
sevineceksin.
ağları silkeledikçe
deniz gelecek eline pul pul;
ruhları sustuğu vakit martıların,
kayalıklardaki mezarlarında,
birden,
bir kıyamettir kopacak ufuklarda.
denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin;
bayramlar seyranlar mı dersin, şenlikler cümbüşler mi ?
gelin alayları, teller, duvaklar, donanmalar mı ?
heeeey !
ne duruyorsun be, at kendini denize;
geride bekliyenin varmış, aldırma;
görmüyor musun, her yanda hürriyet;
yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
git gidebildiğin yere.

Orhan Veli Kanık
HÜRRİYETE ÖVGÜ
boşuna değil dökülen kan
hatıran daha aziz çıkacaktır
bu felaket senelerinden
asırlardır bu böyledir
bütün kötülükler geçer
yaşar iyi ve güzel olan

sen çalışmanın ve düşünmenin hakkısın
kanunların, nizamların üstünde
talihisin insanlığın
her sevgi hayatla biter
yalnız senin aşkın kalır
genç çocuğa babadan

boşuna değil dökülen kan
şehirlerde, köylerde çocuklar büyüyecektir
daha zeki daha çalışkan
bütün acılar unutulacak
şarkılar daha yürekten söylenecek

yıkılan evler köprüler
daha sağlam kurulacaktır tekrar
yeniden fabrikalar yükselecek
tarlalar genişleyecektir

boşuna değil dökülen kan
tarihin akışından anlıyorum
kuvvet zamanla yıkılır
yalnız senin uğrunda ölür insan
yarası acımadan.
Necati Cumalı
Özgürlükten Vazgeçmek İnsanlıktan Vazgeçmektir!

Ah La Fontaine! Masalların bizi nasıl da yanılttı. Karga ile alay etmemizi isterken sen, biz tilkiyi sevdik. Ağustosböceği’ne kızmamızı isterken sen, biz karıncayı ezdik. Aslan bölüştürülecek şeyin hepsini kendine aldığında aslan oluverdik birden. Sivrisinek aslanı yere vurduğunda sivrisinektik. Sen bir dersi tatlılaştırmak için başvurmuştun bu yalanlara, biz dersi değil yalanı bal eyledik.
Sadece yalanı mı, dalkavukluğu, serseriliği ve zulmetmeyi de. Ta ki Rousseau elini kaldırıp, “Sizinle anlaşalım bay La Fontaine! Ben kendi hesabıma sizi okuyacağıma, seveceğime ve masallarınızdan ders alacağıma söz verebilirim. Ancak çocuklara bunları öğretmemi istemeyeceksiniz benden!” diyene kadar. Ta ki Rousseau “Emil yahut Terbiyeye Dair” adlı ciltlenmiş isyanıyla insanın mayasında bulunmayan kötülüğün “eğitim” adı altında ona nasıl musallat edildiğini ilan edene kadar. Ta ki Cenevre Meclisi Rousseau’nun “Emile” ve “Toplum Sözleşmesi” adlı kitaplarının Paris ve Cenevre caddelerinde yakılıp, yazarının tutuklanmasına karar verinceye kadar.

Ah Rousseau! Hadi büyüdüklerinde isabetli hükümler versinler diye, çocuklara iyilikle adaletin ikiz kardeşler olduğunu öğretip koşturdun onları gürültülerden uzak, “Gelişim adına mutluluklarına kıymayın!” diye uyardın büyükleri. Peki geçerli hukukla gerçek hukuk arasında yaptığın ayrıma ne demeli “Du Contrat social”de! “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur,” ha! Demek özgürlük olmadığında ne mutluluktan söz edilebilir ne de onurdan. Demek özgürlükten vazgeçmek, vazgeçmektir insanlıktan. Demek vicdan adlı derin mahzenden çıkarılır adalet ve erdem. Demek başkalarına hükmetmek için yetiştirilen bir kimseyi adalet duygusundan ve akıldan mahrum etmek hususunda el ele vermiştir her şey. Demek halk kaderini tayin etme hakkını hiçbir kimseye ve kuruma nihai olarak devredemez. Demek doktorlarımız, matematikçilerimiz, kimyagerlerimiz, astronomlarımız, şairlerimiz, müzisyenlerimiz ve ressamlarımız var bolca; ama artık bir yurttaş yok aramızda. Ah Rousseau! Bu kadarı da fazla!

Sen zaten ne olduğunu ortaya koymuştun Dijon Akademisi “Bilim ve sanattaki gelişmeler, ahlakî yaşamda bir gelişme sağlamış mıdır?” sorusunu sorduğunda. Yememiş içmemiş “Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev”le çalmıştın akademinin kapısını. “Zihinlerimiz sanat ve bilimler geliştiği oranda bozulmuştur,” diyerek insanı yozlaştırmakla suçlamıştın yaşadığın çağı. Barbar mıydın sen Rousseau! Medeni inceliği, arkasında kıskançlıkları, şüpheleri, korkuları, aldırmazlıkları, nefretleri ve hileleri saklayan “Alçakça bir perde” olarak nitelemiştin bir de. Bununla yetinmemiş, medeniyetin kendi doğurduğu kötülüklere çare bulmak için ümitsiz bir yarış olduğunu, söyleyebilmiştin. Sözüm ona Diderot’yu hapiste ziyarete giderken “müthiş bir aydınlanma” yaşamış, kitabını senelerce küllenmeyen o ateşle yazmıştın. Bir de ödül vermişlerdi sana ününü perçinleyen. Bereket ki gün dönmüş, bir başka yarışmada elemişlerdi seni. Çuvallamıştın, “İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kökeni nedir ve bu eşitsizlik doğal hukuk açısından doğru mudur?” diye sorduğunda Dijon Akademisi. Sen misin “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temeli üzerine Konuşma” adlı kitabında beden ve zeka farklılıklarını bir tarafa bırakıp, sonradan edinilmiş eşitsizlikleri tartışmaya açan. Yağmayı değiştirilemez hak haline zekice dönüştüren birkaç muhterisin insanlığı esarete götürdüğünü söyleyen. Sen misin eşitsizlik varlığını toplum kurumlarına borçludur, diyen.

Ah Rousseau! Keşke “İtiraflar”ını yazmasaydın. Günahlarını biz ifşa etseydik keşke. Keşke ardı arkası gelmeyen aşklarını, yetimhaneye terk ettiğin çocuklarını, çıkar için mezhepten mezhebe sıçrayışlarını yüzüne vurup sus diyebilseydik sana. Ne yazık ki susturan sen oldun dehanla bizi. Kıyamet borusu çalındığında “Bu adamdan daha iyiydim!” deme cesaretini gösteremeyeceğimizi söyleyerek elimizden aldın kartlarımızı. Mektuplar yazdın adresleri belli olmayan, “Zamanımın ahlakını gördüm de bu mektupları yayınladım. Keşke bunları ateşe atmak zorunda kalacağım bir devirde yaşasaydım,” diyerek. Yozlaşmış bir toplumun kurbanı olarak tanımladın kendini ve terk etmedin söz hakkını: “Hürriyet olmadan yurtseverlik, erdem olmadan hürriyet, yurttaşlar olmadan erdem olamaz; yurttaşları yaratırsanız muhtaç olacağınız her şeye sahip olursunuz, onlar olmadan, devletin yöneticileri tarafından haysiyeti kırılmış, alçaltılmış kölelerden başkasına sahip olamayacaksınız.”