BÜYÜK LAROUSSE ANSİKLOPEDİSİ
ORDU
Osmanlı İmparatorluğu’nun gücü,özellikle XVII. yy. ortalarına değin üstün niteliklerini koruyan askeri varlığına bağlıydı. Klasik döneminde Osmanlıordusu,tımar sistemine dayanan ve savaş zamanı harekete geçen “eyalet askerleri” ile merkezde bulunan düzenli ve sürekli “kapıkulu” askerine dayanıyordu. Bunların yanı sıra akıncı, deli, azap, beşli, farisan, gönüllü gibi yardımcı kuvvetler de vardı.
Kapıkulu ordusunun en önemli özelliği, Osmanlı egemenliğindeki Hıristiyan ailelerden alınarak Türk –İslam geleneğine göre yetiştirilmiş çocuklardan (devşirme*) oluşmasıydı. Kapıkulu ordusu, sayıları Kanuni Sultan Süleyman döneminde 12000-15000’i bulan ateşli silahlarla donatılmış yaya kuvvetler olan yeniçeriler; ok, mızrak ve kılıç, daha sonraki dönemlerde de pistol ve karabina gibi tüfekler kullanan kapıkulu süvarileri (altı bölük), ayrıca da cebeci, topçu, lağımcı, humbaracı gibi teknik hizmet sınıflarından oluşuyordu.
XVI. yy. sonlarına kadar Osmanlı ordusunun ağırlığını eyalet askerleri (tımarlı sipahiler) oluşturuyordu. Tımar sistemine göre, her dirlik sahibi kişisel gereksinimlerine ayrılan bölümü (kılıç) dışında, tımarlarda her 3000 akçelik, zeamet ve haslarda her 5000 akçelik gelir için bir atlı asker (cebeli) beslemek zorundaydı. Bu askerlerin silah donanımları da sipahi tarafından karşılanırdı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu miri toprakların şeri ve örfi vergilerinden yoksun kalır, buna karşılık 100 000-200 000 kişilik güçlü bir süvari kuvvetine sahip olurdu. Anadolu sipahileri, Anadolu beylerbeyinin emrinde bulunur ve kargı, ok, eğri kılıç gibi silahları kullanırlardı. Rumeli beylerbeyinin emrindeki Rumeli sipahilerinin silahı ise, ince uzun süvari mızrağı ve düz namlulu kılıçtı. Osmanlı süvarileri, Avrupa şövalyeleri gibi hareket yeteneğini sınırlayan plakalar biçiminde zırh giymezler, göğüslerine ve kollarının dirsekten aşağısına demirden göğüslük ve kolluk takarken vücutlarının öteki bölümlerini örme zırhla kapatırlardı.
Akıncılar ve deliler, hafif süvarilerdi. Rumeli’de görev yapan akıncıların sayısı XVI. yy.’ da 40 000 kadardı. Bunlar ordunun önünden gider, düşman ordusunun ilerleyişini engellemek, keşif yapmak görevlerini üstlenirlerdi. XV. yy. sonlarında Rumeli’de Türkler ile birlikte Boşnak, Hırvat, Sırp gibi Slav halklarından oluşturulan delilerin, ürkütücü bir görünümü vardı. Azaplar, Osmanlı ordusunun hafif piyade kuvvetleriydi. Farisanlar süvari olarak sınır kalelerinde hizmet görürlerdi.
Sefere çıkan Osmanlı ordusunun yürüyüş düzeni olağanüstüydü. Akıncılar (daha sonra Kırım Tatarları), öncü (pişdar) olarak ordudan iki üç günlük bir uzaklıkta bulunurlardı. Onları, yol açan, köprüleri onaran, yürüyüş hattını saptamak için kazıklar çakan kazmacılar izlerdi. Sonra kapıkulu askerleri ortada, tımarlı sipahiler kanatlarda olmak üzere asıl ordu gelirdi. Asıl orduyu erzak ve mühimmatı koruyan artçılar (dümdar) izlerdi. Yürüyüşe genellikle gece yarısı ya da sabaha karşı başlanır, konaklama yerine varış öğle vaktini bulurdu. Konaklama yerinin merkezinde padişahla birlikte kapıkulu askeri ve devlet ricali yer alırdı. Her eyalete ait tımarlı sipahiler, merkezin açıklarında dururdu. Demirci, saraç, kasap, fırıncı gibi zanaatçılarla sakalar konaklayan orduya hizmet verirlerdi.
Osmanlı ordusunun ağırlığını, sayıları kapıkulu kuvvetlerinden çok daha fazla olan tımarlı sipahilerin oluşturması savaş düzenini ve taktiklerini de etkilemişti. Savaş düzeni esas olarak ortada bir merkez ile bu merkezin sağında ve solunda yer alan iki kanat sipahi grubundan oluşuyordu. Yeniçeriler ve öteki kapıkulu kuvvetlerinin yer aldığı merkez, siperler,arabalar ve öne aralıklı olarak yetiştirilen toplarla korunurdu. Düşmanın saldırısını kıracak asıl çekirdek, burasıydı. Kanatlardaki sipahiler ise düşman saflarını parçalamak için, geri hatlara sarkarak çevirme hareketlerinde bulunurlardı.
Osmanlılar’ın, XV. yy. başlarında kuşatma topunu, aynı yüzyılın ortalarında, İkinci Kosova Savaşı’nda da sahra topunu kullandıkları bilinmektedir. Kuşatma topları, surlarda gedik açmaya yarayan büyük gülleler atacak güçteydi. Mehmet II’nin, İstanbul kuşatmasında, o döneme değin görülmemiş büyüklükte toplar kullandığı bilinmektedir. Osmanlılar topu meydan savaşlarında da başarıyla kullandılar; Otlukbeli (1473), Çaldıran (1514), Mercidabık (1516), Ridaniye (1517), Mohaç (1526) savaşlarında topun önemli etkisi oldu. Tüfek ise, Mehmet II döneminde yeniçerilerin tümünde bulunan bir silahtı. Osmanlıların kullandığı tüfeklerin namlusu Avrupalılar’ınkinden daha uzundu ve daha büyük çaplı mermi atabiliyordu.
XVI. ve XVII. yy.’larda ateşli silahların kullanılmasındaki büyük gelişme, profesyonel orduyu zorunlu kıldığından tımarlı sipahilerin sayısı azalırken kapıkulu ordusunun sayısı 1567’de 48 000’e 1620 yıllarında ise 100 000 dolaylarına yükseldi.
XVI. yy. sonlarına kadar Avrupa ve Asya’da karşısında hiçbir gücün duramadığı Osmanlı ordusu sonraki yıllarda Avrupa’da ortaya çıkan askeri teknolojideki yenilikleri ve bunun sonucu olarak savaş yöntemlerindeki gelişmeleri yeterince izleyemedi. Başlangıçta bu gerilik mutlak değil, göreceydi ve etkisini hemen göstermedi. Ancak XVII. yy. sonlarındaki yenilgiler Osmanlı ordusunun batı orduları karşısında savaş gücünü yitirdiğini açıkça ortaya koydu.
Osmanlı ordusunda ilk ıslahat hareketine kalkışan padişah Osman II oldu. Hotin Seferi’ndeki başarısızlıktan yeniçerileri sorumlu tutan Osman II, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırarak yeni bir ordu kurmak düşüncesindeydi. Ancak bu düşüncesini gerçekleştirmeye fırsat bulamadan tahttan indirildi ve yeniçeriler tarafından öldürüldü. Murat IV ve Köprülüler dönemindeyse Yeniçeri Ocağı ve öteki Kapıkulu Ocakları baskı ve katı disiplinle ıslah edilmek istenildi; çağın gereklerine uygun bir yenilik hareketi görülmedi.
1683-1699, 1716-1718 savaşlarından sonra Osmanlı devlet adamları, artık Osmanlı İmparatorluğu’nun eski yasa ve kurumları ile içine düştüğü gerileme ve dağılmadan kurtulamayacağını anladılar. 1718’den başlayarak Avrupa kurumlarının alınması bir zorunluluk olarak kabul edildi ve bu yönde ıslahat hareketleri başladı. Ancak, bu yeni dönemde de yeniçeriler hiçbir ıslahatı kabul etmediklerinden Yeniçeri Ocağı’na el atılamadı. Islahat hareketleri, genellikle Osmanlı ordusunun teknik sınıflarıyla donanmasında gerçekleştirebildi. Osmanlı devlet adamlarının görüşlerinde ortaya çıkan değişikliklerin doğal bir sonucu olarak, bazı Avrupalılar Müslüman olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun hizmetine girdi ve Osmanlı ordusunun çeşitli kurumlarında görev aldı. Bunların ilki ve en önemlilerinden biri, bir Fransız soylusu olan Humbaracı Ahmet Paşa’ydı. Humbaracı Ocağı’nın başına getirilen Humbaracı Ahmet Paşa bu ocağı yeni bir düzene soktu. Gene Humbaracı Ahmet Paşa’nın girişimiyle 1734 yılında Üsküdar’da Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk subay yetiştirme okulu olan “Hendesehane” açıldı.
XVIII. yy.’ın ikinci yarısında, özellikle Fransa’nın yardımıyla Topçu Ocağı’nda oldukça önemli yenilikler gerçekleştirildi; “sürat topçuları” adı altında yeni bir topçu sınıfı oluşturuldu; top döküm ocağı da çağın koşullarına uygun bir düzeye getirildi.
Selim III döneminde, bu yenilik hareketleri daha da ileri götürüldü. Yeniçeri Ocağı herhangi bir yeniliği kabul etmeyecek kadar denetimden çıkıldığından, onların dışında yeni bir kara ordusu (Nizam-ı Cedit) kuruldu. Bu orduya subay yetiştirmek için de “Mühendishane-i Berri-i hümayun” adı altında bir okul açıldı. Bu yenilikler Selim III’ün tahttan indirilmesi (1807) ile bir süre kesintiye uğradıysa da, 1808’de Mahmut II’nin tahta geçmesiyle yeniden başladı ve 1826’da tüm askeri yeniliklerin önünde en büyük engel olan Yeniçeri Ocağı kaldırıldı; “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” adı altında yeni bir ordu, bu orduya subay yetiştirmek için de “Mekteb-i Harbiye” (Harp okulu) açıldı. Böylece bugünkü Türkiye Cumhuriyeti ordusunun temeli atılmış oldu.

DONANMA
Bir kara devleti olarak doğan Osmanlı Beyliği, Karesioğulları, Saruhanoğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları gibi denizci Türk beyliklerinin ele geçirince onların deniz kuvvetleri ve denizci askerlerine de sahip oldu. Osmanlılar, Rumeli’ye geçişlerinde ve Trakya ile Balkan yarımadası topraklarında ilerleme ve yerleşmelerinde bu deniz gücünden yararlandılar. Balkan yarımadası topraklarına iyice yerleşince, güçlü bir deniz kuvveti gereksinimi bir zorunluluk olarak ortaya çıktı. Bu zorunluluğun etkisiyle XIV. yy.’da Gelibolu, Karamürsel, Edincik ve İzmit’te ilk Osmanlı tersaneleri kuruldu. Bu tersaneler içinde en büyüğü, Yıldırım Bayezit döneminde Saruca Paşa tarafından kurulan Gelibolu tersanesiydi. XIV. yy. gerek gemi yapımı gerek denizcilik bakımından Osmanlı denizciliğinin kuruluş dönemi oldu. Bu yüzyılda Osmanlı Devleti Venedik, Cenova gibi Akdeniz’in denizci devletleri ile yaptığı deniz savaşlarının hemen tümünü kaybetmişti. Osmanlı denizciliğinin asıl gelişme dönemi, İstanbul’un fethinden sonra başladı; parlak dönemi, bir bakıma altın çağı ise XVI. yy. oldu. Bu yüzyıldan sonra tüm Osmanlı kurumları gibi Osmanlı denizciliği de bir gerileme sürecine girdi.
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra Haliç’te bir tersane kurdurmuştu. Ancak Suriye, Mısır kıyılarının Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğine geçmesiyle, yetersiz kalan bu tersaneyi, Yavuz Sultan Selim yeni eklerle genişletti. Aynı anda 130 gemi yapılabilen bu tersanede İtalyan gemileri örnek alınarak yapılan gemilerle, Osmanlı donanmasındaki gemi sayısı artırılmış, gemilerin savaş gücü yükseltilmişti. Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içine giren topraklar genişledikçe Haliç tersanesi de yetersiz kaldı; Kızıldeniz üzerinde Süveyş’te, Tuna üzerinde Rusçuk’ta, Fırat üzerinde Birecik’te yeni tersaneler yapıldı.
Osmanlı tersanelerinde çalışanların hepsine birden “Tersane halkı” denirdi. Bunlar her üç ayda bir hazineden ulufe alırlardı. Tersane halkının başlıcaları azaplar, kalafatçılar, neccarlar, humbaracılar idi.
Gemi yapım ve donatımı için gerekli olan kendir Kastamonu ve Samsun’dan; katran ve zift Biga, Bayramiç, Tuzla, Kazdağı, Eğriboz ve Kastamonu’dan; yelken bezi Çanakkale, Saruhan, Aydın ve Menteşe’den gelirdi. Halat ve üstüpü Gülümcine’den, gemilerin kürekleri Kocaeli, Bursa ve Edirne’den sağlanıyordu. Gemi lengerleri Bulgaristan’da Samako imalathanesinde yapılırdı.
Osmanlı donanmasındaki gemiler hem kürek hem de yelkenle hareket edecek cinsten gemilerle, yalnız yelkenle hareket edebilecek cinsten gemilerden meydana gelirdi. Hem yelken, hem kürekle hareket eden gemilere genellikle “çektiri” denirdi. Bu tür gemilerin en küçüğü “karamürsel”, en büyüğü de “baştarde” idi. Yalnız yelkenle hareket eden gemilere genel olarak “kalyon”denirdi. Bunların da göge, barça, burton, karaka, karavele, firkateyn, kapak ve üç ambarlı gibi türleri vardı. Osmanlı donanmasında hizmet eden denizcilere azap, levent, kürekçi, aylakçı, kalyoncu, gabyar, sudagabo gibi isimler verilirdi.
Osmanlı deniz kuvvetlerinin en büyük amiri kaptanpaşa ya da kaptanıderya idi. İlk dönemlerde kaptanıderyanın rütbesi sancakbeyi iken, XVI. yy.’dan başlayarak bu rütbe beylerbeyi, aynı yüzyılın sonlarında da vezir düzeyine getirildi. Kaptanıderyalar yalnız donanmanın ve tersanenin en büyük amirleri değillerdi. Bunlar, aynı zamanda Kaptanpaşa eyaleti denilen idari birimin de en yüksek mülki ve askeri amiriydiler. Barbaros Hayrettin Paşa’nın kaptanıderyalığı ile birlikte kaptanıderyalara aynı zamanda Cezairigarp eyaletinin de beylerbeyliği verilmeye başlandı. Kaptanpaşa eyaletinin sancakbeyleri savaş zamanlarında kendi donattıkları birer gemi ile donanmaya katılmak zorundaydılar. Osmanlı donanmasında kaptanıderyadan sonra en yüksek rütbeli komutanlar kapudane, patrona, riyale adlı komutanlardı.
Osmanlı donanması her yıl düzenli olarak ilkbaharda Akdeniz’e açılırdı. Donanmanın asli görevi, Osmanlı kıyılarını düşman devletlerin ve korsanların saldırılarından korumaktı. XVII. yy.’ın ilk çeyreğine kadar Karadeniz tümü ile bir Osmanlı gölü olduğundan, Karadeniz’e donanma göndermek gerekmiyordu. Ancak XVII. yy.’ın ilk çeyreğinden başlayarak bu denize de küçük bir donanma gönderilmeye başlandı. Karadeniz’de büyük deniz gücü bulundurması ancak 1774 yılında Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya’nın bu denize inmesi üzerine olmuştur.
Osmanlı donanması 1571 İnebahtı (Lepanto) Deniz Savaşı’na kadar Akdeniz’in en güçlü deniz kuvvetiydi. Ancak 1571 yılında İnebahtı yenilgisi, Osmanlı donanması için çok ağır bir darbe oldu. Her ne kadar Osmanlı İmparatorluğu bir kış mevsiminde, bu savaşta elden çıkan gemilerin yerine yenilerini yapabildiyse de, bu savaşta ölen 20 000 kadar usta denizcinin yerine yenilerini hiçbir zaman yetiştiremedi. Bu tarihten başlayarak Osmanlı deniz gücü zayıflamaya başladı. Nitekim bu olaydan seksen yıl sonra, Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazamlığında, Venedik donanması Çanakkale Boğazı’nı abluka altına alarak, Osmanlı donanmasının Girit’te bulunan Osmanlı ordusuna yardım götürmesini engelleyebildi.
Osmanlı donanmasında ilk ciddi ıslahat hareketi Mezomorto Hüseyin Paşa’nın Kaptanıderyalığı sırasında oldu. Bu dönemde Osmanlı donanması için yeni bir kanunname hazırlandığı gibi,hem yelken hem de kürekle hareket eden çektiri cinsinden gemiler kesinlikle terk edilerek, yalnız yelkenle hareket eden kalyon cinsi gemiler ön plana çıktı. Mezomorto Hüseyin Paşa öldüğünde Osmanlı donanmasında 40 kadar kalyon cinsinden gemi bulunuyordu. 1710 yılında Büyük Petro’ya karşı Karadeniz’e hareket eden Osmanlı donanması 360 parça gemiden meydana geliyordu.
XVIII. yy.’da Osmanlı donanması için en büyük felaket, 1770 yılında bir Rus filosunun Osmanlı donanmasını Çeşme’de yok etmesi olmuştur. Bu büyük felaketten sonra, yeni bir Osmanlı donanması meydana getirmek, usta denizciler ve deniz subayları yetiştirmek, en önemli ve en acil bir mesele olarak kendini gösterdi. Bu zorunluluğun bir sonucu olarak da 1773 yılında Mühendishane-i Bahri-i Hümayun adında yeni denizcilik okulu açıldı. Böylece bugünkü Deniz Harp Okulu’nun temelleri atılmış oldu. Bu yeni okul için Avrupa’dan öğretmenler getirtildi.