Cevdet Paşa’ya göre bakanlar Reşid Paşa’nın ortaya koyduğu Tanzimat-ı Hayriye’den hoşnut olmadıkları halde, yalnız Mısır meselesinin çözümlenmesine yardımcı olması için Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun ilanına muvafakat etmişlerdi. Bakanlar, Mısır meselesinin halledilmesinden sonra Tanzimat’ın getirdiklerini ortadan kaldırmanın mümkün olacağını düşünmüşlerdi.

Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun Osmanlı dışişleri bakanı tarafından yazılması, onun tarafından okunması, törene elçilerin davet edilmesi, Avrupa devletlerine resmen tebliğ edilmesi, bu fermanın dış etkiler altında hazırlandığı düşüncesini hatıra getirmektedir.

Mustafa Reşid Paşa Paris ve Londra gibi, iki büyük devletin başkentinde elçilik görevini yürütürken, Avrupa devletleriyle yakın ilişkiler kurmuştu. Böylece Avrupalıların, Osmanlı Devleti’ne karşı tutumlarını öğrenme imkanını elde etti. Bu esnada Mustafa Reşid Paşa, imparatorluğu tehdit eden iç ve dış tehlikeler karşısında Avrupa’yı temin etmenin ve onun itimadını kazanmanın gerekli olduğu kararına varmıştır. Mustafa Reşid Paşa, o zamana kadar, Avrupa devletleri dışında yaşayan Osmanlı Devleti’nin, varlığını muhafaza edebilmek için Batı ile daha yakın ilişkiler kurmak ve onları kendine kabul ettirmek ihtiyacı içinde bulunduğunu ve bunun da ancak Tanzimat’la olabileceğini düşünmüştür.

Osmanlı Devleti 19. yüzyılın ikinci çeyreğinde, içte ve dışta maruz kaldığı sıkıntıları atabilmek için Avrupa’ya dayanma ihtiyacını hissetti. O dönemde devlet adamları içinde Avrupa’yı en iyi tanıyan Paris ve Londra elçiliklerinde bulunmuş Mustafa Reşid Paşa’ydı. Paşa, Avrupa usulüne benzer ve Batıya itimat telkin edecek kapsam ve nitelikte bir ıslahat çalışmasının zaruretine inanmış ve bunu olgunlaştırmak için çeşitli çevrelerle ilişki içine girmişti. İstanbul’da uzun süre hükümetini temsil etmiş ve Mustafa Reşid Paşa’ya yakınlığı ile tanınan İngiliz elçisi Lord Stratford Canning, fermanın ilanından önce ıslahatla ilgili olarak Paşa’nın kendisine danıştığını belirtir.

İngiliz elçisi Canning’in yapılacak ıslahatta, mal ve can emniyetinin esas alınmasına ilişkin tavsiyesi Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun özünü meydana getirmiştir. Reşid Paşa, elçilik göreviyle Avrupa’da bulunduğu sırada, bir taraftan ıslahat düşüncesinin çeşitli kişilerle olgunlaştırmaya çalışırken, diğer taraftan da bunun gerçekleştirileceğine dair güvence vermekteydi. Reşid Paşa’nın güvence verdiği kişiler arasında Fransa Kralı Louis Philippe’nin oğullarından Reşi Paşa’nın dostu Prens Joanvill de bulunmaktaydı. Ancak Prens, Mustafa Reşid Paşa’nın bu vaadine pek inanmamıştı. Bunun üzerine Paşa, böyle bir şeyin vukuunda davetli olarak bulunup bulunmayacağını sorduğunda Prens de bu davete icabet edeceğine söz vermişti. Nitekim Ferman, Reşid Paşa tarafından Gülhane’de okunurken adı geçen Prens, konuk davetliler arasında yer almıştı. Joanvill, Fermanın okunmasını müteakip, Reşid Paşa’yı taltif ederek, “Ey Türkler, siz bu zat için bir heykel dikmelisiniz. Bunu yapmazsanız, medeniyet alemi sizi nankörlükle itham eder” demişti.

İstanbul’a gelişinden Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun ilanına kadar geçen dört aylık süre içinde çeşitli hazırlıklar yaptı. Padişahı ve devlet adamlarının ıslahat konusunda ikna etmeye çalıştı.

Ferman, Mustafa Reşid Paşa tarafından kaleme alınmış ve Gülhane meydanına kurulan kürsüden yine onun tarafından yerli ve yabancı kalabalık bir topluluğa okunmuştur.(3 Kasım 1839). Toplantıya, İstanbul’daki elçiler, gayrimüslim cemaatların liderleri, bakanlar, esnaf ve sanatkar kuruluşlarının temsilcileri, ulema ve üst düzey devlet adamları hazır bulundular. Ferman, dost devletlere de resmen tebliğ edildi. Okunduğu yerden dolayı Fermana, Gülhane Hatt-ı Hümayunu denildi.
Ferman, devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de yayınlandığı gibi, bir hafta sonra her eyalet valisine ve sancak mütesellimine bir ferman halinde tebliğ edildi. Vergi ve asker konularında ileri de gönderilecek emirlerin beklenmesi, bunun dışında Ferman’daki bütün esasların derhal yürütülmesi istendi. Ayrıca Ferman’ın, önce sancak merkezi olan şehirlerin meydanlarında halka okunması ve daha sonra kaza ve kasaba halkına anlatılması emredildi. Padişah Hatt-ı Hümayun’a ve ona dayanılarak ileride yapılacak kanunlarına saygı göstereceğine dair yemin etti. Bundan sonra Hatt-ı Hümayun, kutsal önemi olan Hırka-i Şerif Dairesi’ne konarak muhafaza altına alındı.

Gülhane Fermanı, bir anayasa ya da kanun olmaktan daha çok hükümdarın kendi yetkileriyle halkın hakları arasındaki ilişkilerde değişiklik yapılacağını vaat eden charte (senet) türünden bir belgedir.

Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun giriş kısmında Osmanlı Devletinin ilk devirlerinde Kur’an’ın yüce emirlerine ve şer’i kanunlara bütünüyle riayet olunduğundan devletin genişlediği ve halkın refahının arttığı belirtilmekte ve devamla şöyle denilmektedir: Son yüz elli yıldan beri, çeşitli sebeplerden yüce kanunlardan ve bunlardan çıkarılan kaidelere uyulmaz olmuş ve eski kuvvet ve refahın yerini zaaf ve fakirlik almıştır. Halbuki şer’i kanunlarla idare edilmeyen memleketlerin payidar olamayacağı açıktır.

Cevdet Paşa şöyle söylemektedir: “O sırada devlet işlerini sıkıntıya düşüren başlıca bir sebep de İngiliz ve Fransız elçiliklerinin Dersaadet’te (İstanbul’da) nüfuz yarışına çıkmaları idi. Şöyle ki, İngiliz elçisi Canning öteden beri Babıâli’nin icratına müdahele eylerdi. Fransızlar ise yarışta hayli şöhret kazanıp bu cihetle Fransa elçiliği nüfuzca ona üstünlük hırsına düşmüş idi. Reşid Paşa öteden beri İngiltere politikasına onun terbiye mektebinden çıkıp da ona rakip olan Âli Paşa ile Fuad Paşa ise bütün bütün Fransız politikasına bağlandılar. Serdar-ı Ekrem (başkomutan) Ömer Paşa İngilizlere meyilli olup, eski ser asker Rıza Paşa ise herkesten çok Fransa elçiliği ile sıkı fıkı idi.”

Stanley Lane Pole’ye göre İngiliz elçisi Canning’in temel misyonu “Türkiye’nin Hıristiyan medeniyetine yaklaştırılması için devrimlerin hazırlanması idi.”

Yöntemin uygulanması için organizasyon, eleman ve araç bakımından devlet yeterli düzeyde hazırlık yapamadı. Uygulamada ortaya çıkan bazı aksaklıklar, menfaati etkilenen, gelirleri azalan ya da işini kaybeden sarraf, âyân, ağa, eşref ve mültezinlerin muhalefeti ve diğer malî sorunlar, Mustafa Reşid Paşa’nın iktidardaki gücünü zayıflattı.

Cevdet Paşa, Mustafa Reşid Paşa’nın Tanzimat’ tesis etmekle âmmeye büyük iyilik ettiğini belirtir. Cevdet Paşa şunu da ifade eder: “Avrupalılar ile ziyade ihtilatından ve karantina tesisini tervic eylemek gibi usül-i cedideye inhimakından dolayı bazı muttasıbîn kendisinden hoşnut olmayıp ona umur-ı diniyede mubâlâtsız nazarıyla bakarlardı.

1856 Fermanı, genel olarak Hıristiyan milletlerin anayasal gelişmesinin başlangıcı ve ulusal bağımsızlık isteklerinin bir manifesti niteliğindeydi.

Islahat Fermanı’na devlet adamlarından en sert tepki Tanzimat’ın mimarı Mustafa Reşid Paşa’dan geldi. Mustafa Reşid Paşa Fermanı “Hainler tarafından Avrupa’ya verilen bir tahrip aracı olarak nitelendirdi.
Islahat Fermanı’nın hazırlanmasında İngiliz elçisi Lord Canning baş rolü oynamıştı.

Tanzimat’ın yönetimde getirdiği en önemli sorun, siyasî istikrarsızlıktı. 1839’dan 1876 yılına kadar geçen 37 yıllık dönemde 39 defa sadrazam, 33 defa da dış işleri bakanı değiştirildi. Sultan Abdülmecid’in saltanatında, 22 defa sadrazam değişikliği yaşandığı bu dönemde Mustafa Reşid Paşa 6 defa, Âli Paşa da 4 defa sadaret makamına geçti. Bir yılda 4 defa sadrazam değiştirildiği de oldu. Tanzimat döneminde sadrazamlıktan sonra en önemli makam haline gelen dış işleri bakanlığı, bu değişikliklerden en çok nasibini alan nezaretlerin başında geldi.

Mustafa Reşid Paşa, Padişah’ın otoritesini ve karar alma yetkisini fiilen bürokrasiye devretmek amacındadır.

Önceleri ülke içindeki bir nüfuzlu paşaya intisap edilerek yönetimde kariyer yapılarken bu defa Avrupa’nın İstanbul’daki elçiliklerinin himayesine sığınılarak kariyer yapma çığırı açıldı. Bu çığırı açan da Mustafa Reşid Paşa oldu. Reşid Paşa’nın koruyucusu, Türkiye’de uzun yıllar kalan ve kendisine “sultanların sultanı” denilen İngiliz büyük elçisi Lord Stratford Canning’di. Bu çığırı, Âli ve Fuad Paşalar Fransa’ya, Mehmed Nedim Paşa da Rusya’ya dayanarak devam ettirdi.

Cevdet Paşa’nın ifadesine göre; Reşid Paşa, rakiplerine karşı mücadelede başarılı olabailmek için rastgele kişileri yanına alarak devleti idare etmek gibi başa çıklamayacak bir yola girdi. Paşa, son sadaretinde yakınlarına pek çok rütbeler vererek kalemiye ve ilmiye rütbelerinin sayısını artırdı. Bu da maliyenin borç yükünü artırdı. Reşid Paşa’nın bu sadaretinde Hazine-i Hassa’nın borçları iki yüz bir keseden daha fazla artış gösterdi.

Beyoğlu ve Galata semtlerine “Altıncı Belediye Dairesi” denilmesi, Tanzimat’ın mimarları olan Mustafa Reşid Paşa ile Âli Paşa’nın, Paris’in seçkin ve modern bir semti olan “Sixsime Arondissemet” (Altıncı Daire) denilen bölgesinde kısa bir süre oturmuş olmalarından kaynaklanmaktaydı. O dönemde Paris Belediyesi yirmi daireye ayrılmıştı. İstanbul Belediyesi’nin de ona göre örgütlenmesi gerekiyordu.
Altıncı Belediye Dairesi’nin yazışma dilinin Fransızca olması kararlaştırıldı. Dairenin başına Fransızca’ya ve protokol kurallarına âşinalığı sebebiyle Hariciye Teşrifatçısı Kâmil Bey getirildi.

Paris’te elçi olarak bulunana Mustafa Reşid Paşa’nın oradan Sultan Mahmud’a gönderdiği layihalar Padişah üzerinde büyük etki yapmıştı.Tanzimat döneminin başlamasında en büyük payı olan Reşid Paşa’ya göre Osmanlı Devleti’nin geri kalmasının başlıca sebebi, yıllardan beri aynı tarz idareye devam ettirmiş olmasından ileri gelmektedir.Bu eski tarz idareden vazgeçip Avrupa’da olduğu gibi parlamenter sisteme geçmekten başka çare kalmamıştır.Ona göre bu parlamenter sistem uygulandığı takdirde Osmanlı Devleti diğer Avrupa devletlerinin seviyesine ulaşabilir.Aynı zamanda Londra elçiliğindede bulunana paşaya göre Osmanlı Devleti’nin geleceği Avrupa Devletleriyle iyi ilişkilere girmesine ve geniş çaplı bir reform programının uygulama alanına konmasına bağlı idi.Bunun zaruri olduğunu Paris ve Londra’dan Padişah’a sık sık gönderdiği layihalarında belirtmiştir.

Mustaf Reşid Paşa Padişah’a bu layihaları gönderirken aynı zamanda İngiliz Hükümeti ile de yakın temaslarda bulunmuştur.Londra elçisi olarak bulunduğu sırada Osmanlı Devleti’nin Kavalalı Mehmet Âli Paşa karşısında Osmanlı Devleti yanında yer alacağını öğrenmişti.
Sultan Mahmud, Reşid Paşa’nın İngiltere nezdindeki önemine binaen onu 1837 yılında Hariciye Nazırlığı’na getirdi. Hariciye nazırı olarak İstanbul’ geldikten sonra düşündüklerini uygulama alanına koyma fırsatını yakalayan Paşa , Padişah’ı bunların uygulanması ile işlerin daha iyiye gideceğine inandırmaya çalıştı.Hariciye Nezareti’nde komisyon kurarak sanayiin ziraat ve ticaretin gelişmesine, artık laçkalaşan iltizam usulünün kaldırılmasına, Osmanlı teb’ası arasında eşit hakların sağlanmasına ve ıslahat meselelerine ait layihalar hazırlayarak Padişah’a sundu.Başta da belirttiğimiz gibi Avrupa devletlerinin esas üzerinde durduğu konu, müslim ve gayrimüslim teb’anın eşit haklara sahip olması idi.Sultan Mahmud, Reşid Paşa’nın telkinleri sonucu Osmanlı teb’ası din ve mezhep farkının yeni bir hukuk anlayışı ile hafifletilmesini istiyordu.

Mustafa Reşid Paşa, Hariciye Nâzırı olduktan sonra Tanzimat adı verilen ıslahat hareketleri daha bir süratle gelişmeye başladı. Memurlar bulundukları rütbelere göre devletten maaş almaya başladılar. Ziraat, ticaret ve sanayi alanlarında yeni tedbirler alındı. Vergilerin düzenlenmesi, emlak tahriri ve nüfus tespiti hakkında yeni nizamnameler çıkarıldı. Hatta Tanzimat’ın her türlü şartları ile malî yönü düşünülerek tahsisat ayrıldı ve ilan edilmek için fırsat kollanmaya başlandı. Ancak bir taraftan buna muhalif kişilerin ortaya çıkması, diğer taraftan da Mısır meselesinin gündeme gelmesi bunu geciktirmiştir.

Tanzimat’ın ilan edilmesine karşı çıkan kişiler Dahiliye Nâzırı akif Paşa’nın etrafında kümelenmişlerdi. Akif Paşa’nın nezareti döneminde Pertev Paşa’nın ölümüne neden olmuştu. Sultan Mahmud daha sonra bu vezirin öldürülmesine pişman olmuş, bundan kendince bir pay çıkarmaya çalışan Mustafa Reşid Paşa da Padişah’a söylemiştir. Avrupa’da devlet ve halkın karşılaştığı tüm problemlerin çözüm yolu nasılsa, bizde de aynısının olmasını telkin etmiş, siyasî varlığımızın devamı isteniyorsa, Avrupa dünyasından kendimizi tecrid edemeyeceğimizi bize karşı olan bütün Batı dünyası ile başa çıkmamızın artık mümkün olmadığını, onların bizi kendilerinin saymadıkça Osmanlı devletinin devamına izin vermeyeceklerini anlatmaya çalışmıştır.
Mustafa Reşid Paşa’ya son derece güvenen Sultan Mahmud, Hariciye Nâzırı’nın görüşleri doğrultusunda Tanzimat’ı ilan etmeden önce Akif Paşa ile konuşma gereği duymuştu. Akif Paşa konuşmada buna şiddetle karşı çıkan Tanzimat’ın Padişah’ın hükümranlık haklarının bir kısmından vazgeçmek olacağını, bütün bu yükün altına girilmeden gerekli bir takım ıslahatın yavaş yavaş yapılabileceğini söyledi.
Reşid Paşa’nın getirmeye çalıştıkları bu ülkede uygulandığı takdirde Hıristiyanlara Müslümanlarla eşit haklar verilmesinin Müslüman toplumlar arasında büyük memnuniyetsizlik yaratacağını, dolayısıyla Padişah’ın halife sıfatıyla Müslümanları devamlı üstün tutması gerektiğini söyleyerek Sultan Mahmud’u bu düşüncesinden caydırdı.
Mustafa Reşid Paşa, Sultan Mahmud üzerindeki nüfuzunu kullanarak düşüncesinin hayata geçirilmesinde en büyük engel gördüğü Akif Paşa’yı görevinden aldırdı. Tekrar Hatt-ı Hümayun’un çıkarılması için uğraştıysa da, araya bazı olayların girmesiyle ertelemek zorunda kaldı.
Yalnız ısrarı üzerine Padişah yabancı elçileri toplayarak gönüllerini hoş eden şu sözleri söyledi: “Ben teb’amın Müslümanını camide, Hıristiyanını kilisede, Musevisini ise havrada görmek isterim. Aralarında başka bir fark yoktur. Hepsi hakkında sevgi ve adaletim kuvvetlidir ve hepsi hakiki evladımdır.