İşçi alımı

+ Yeni Konu aç
Toplam 9 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 9 arasi kadar sonuc gösteriliyor

DEMOKRASİ Çeşitleri ve Açıklamalarıyla

Genel Kültür ve Sanat Katagorisinde ve Siyaset Forumunda Bulunan DEMOKRASİ Çeşitleri ve Açıklamalarıyla Konusunu Görüntülemektesiniz.->DEMOKRASİ (Çeşitleri ve Açıklamalarıyla) DEMOKRASİ Demokrasi, sözcük anlamı halk yönetimi olan bir siyasal bilim terimidir. Aslı eski Yunanca’daki demokratia sözcüğüdür. ...

  1. #1
    Şirine Seabell - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Üyelik tarihi
    Temmuz.2007
    Nereden
    İstanbul
    Mesajlar
    37.020

    Standart DEMOKRASİ Çeşitleri ve Açıklamalarıyla

    s11
    s11
    DEMOKRASİ (Çeşitleri ve Açıklamalarıyla)
    DEMOKRASİ



    Demokrasi, sözcük anlamı halk yönetimi olan bir siyasal bilim terimidir. Aslı eski Yunanca’daki demokratia sözcüğüdür. Eski Yunanca’da demos halk, kratos yönetim anlamına gelirdi. Atina’nın doğrudan demokrasisinde, halk bir meydana toplanır ve önemli konulardaki kararlarını yöneticilere bildirirlerdi. Yalnız burada hemen hatırlanması gereken nokta, eski Yunan’da yalnız vatandaşların demokratik hak ve özgürlüklerden yararlandıkları, kölelerin ise hiçbir hakları bulunmadığı idi.


    Demokrasi, daha sonra, yönetilenlerin yönetime katılması için temsilcilerinin seçildiği rejimlerin adı oldu. Aslında, tüm siyasal ve toplumsal sistemler gibi, teknolojik değişme ve gelişmeler sonucu ortaya çıktı. Tek bir mutlak hükümdarın bulunduğu rejimlere genellikle "polis devleti" denirdi. Bu devlette, hükümdar tek başına, tanrının temsilcisi olarak, gelenekler üzerinde hüküm sürerdi; genellikle destekçileri din adamları ve toprak sahipleri idi.

    Doğu’da teknolojik değişme ve gelişme yavaş olduğu için, Batı Avrupa’daki değişme ve gelişmeler sonunda, toplumda din adamları ve toprak sahiplerinin yanında tüccar, esnaf ve en önemlisi sanayiciler ortaya çıktılar ve yönetimde söz sahibi olmak istediler. Tarımdan sanayiye, kırsal üretimden kentsel üretime geçiş sonunda, hükümdarın yanında artık halk ya da yeni gelişen tüccar, esnaf, sanayici yer almak istedi.

    Böylece hukuk devleti kavramı ve meşrutiyet yönetimleri doğdu. Artık hükümdarın yanında halktan seçilmiş meclisler de yer alıyor ve hükümdarın karşısında bu insanların yaşam hakkı, söz hürriyeti, mülkiyet hakkı, inanç hürriyeti gibi vazgeçilmez ve devredilmez hak ve hürriyetleri kabul ediliyordu. Bu gelişmenin en önemli göstergelerinden biri, bağımsız mahkemelerin bu hak ve hürriyetleri güvence altına almasıydı.

    Teknolojik değişme ve gelişme hızını sürdürünce, köylülerin, köylerde toprak sahibi olan ağaların ve din adamlarının yanında, yönetime ortak olmuş bulunan tüccar-esnaf-sanayici üçlüsüne ek olarak işçiler de sayıca arttılar ve yönetimde söz sahibi olmak istediler. Böylece hukuk devleti, sosyal refah devleti kavramına, meşrutiyet kavramı da demokrasi kavramına dönüştü.

    Demokrasi her ne kadar halkın halk tarafından yönetimi ya da çoğunluk yönetimi olarak adlandırılsa da, çağdaş değişme ve gelişmeler ona yeni anlamlar kazandırdı. İlk ortaya çıkan kavram, temsili demokrasi anlayışıdır. Bu anlayışa göre halk, doğrudan doğruya kendini yönetemeyeceği için, seçtiği temsilciler aracılığı ile yönetilir.

    İkinci olarak ortaya çıkan kavram, özgürlükçü demokrasi kavramıdır. Bu kavram, özellikle baskıların en korkuncu, çoğunluğun baskısıdır anlayışından kaynaklanır. Bir demokratik sistemin en önemli özelliğini başta azınlıkların, yani düşünceleri azınlıkta kalanların hakları olmak üzere, tüm insan haklarına dayalı olması gereğine dayalı bir yaklaşımı belirtir.

    Çağımızdaki tüm gelişme ve değişmelerden sonra, bugün demokrasi kavramı, düşünceleri azınlıkta kalanların da çoğunluğu kazanabilme hak ve olanağına sahip oldukları bir çoğunluk yönetimi özelliğine erişmiştir. Bir başka deyişle, demokrasinin temel koşulu, klasik insan hak ve özgürlükleri olduğu gibi, azınlıkta kalan düşünce sahiplerinin de kendi düşüncelerini, çoğunluğu kazanmak amacıyla savunabilmeleri ilkesine dayanır.






    Alıntı:
    Demokrasi Çeşitleri ...


    -Çoğulcu Demokrasi

    -Halk Demokrasisi

    -Klasik Demokrasi

    -Liberal Demokrasi

    -Parlamenter Demokrasi

    -Plüralist Demokrasi

    -Endüstriyel Demokrasi

    -Kalkınmacı Demokrasi

    -Koruyucu Demokrasi

    -Marksist Demokrasi

    -Plebisitçi Demokrasi

    -Sosyal Demokrasi

    -Yeni Demokrasiler


    __________________

  2. #2
    Şirine Seabell - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Üyelik tarihi
    Temmuz.2007
    Nereden
    İstanbul
    Mesajlar
    37.020

    Standart

    s11
    Çoğulcu Demokrasi


    Periyodik, eşit ve adil seçimlerde birden fazla siyasi partinin rekabet etmesine ve çoğunluğu sağlayan parti(lerin) geçici olarak anayasal demokrasinin sınırları çerçevesinde devleti yönetme hakkına sahip olmasına dayanan demokratik sistem.

    Biraz daha geniş anlamda, örgütlü grupların toplumsal talepleri dile getirme hakkı ve hükümetin bunlara cevap vermesini temin etme kapasitesi sayesinde işleyen demokrasi biçimi anlamında da kullanılmaktadır.


    Halk Demokrasisi


    "Halk demokrasisi" kavramı, İkinci Dünya Savaşından sonra Sovyet modeli şeklinde yaygınlaşan Ortodoks komünist rejimlerden gelmektedir. Ancak burada kullanılan anlamıyla, genel olarak Marksist geleneğin ürettiği çeşitli demokrasi modellerini ifade etmektedir. Kendi içlerinde farklılaşmalarına rağmen bu modeller, liberal demokratik modellerle açık bir karşıtlık arzeder.

    Marksistler liberal veya parlamenter demokrasiyi, "burjuva" veya "kapitalist" demokrasi olarak görerek reddetme eğilimindedirler. Bununla beraber Marksistler, açık egaliteryen imaları dolayısıyla demokrasi kavramı veya ideali tarafından da cezbedilmişlerdir. Bu kavram özellikle, eşitliği sadece zahiren sağlayan "siyasi" demokrasinin aksine, zenginliğe ortaklaşa sahip olma (orijinal anlamıyla "sosyal demokrasi") yoluyla sosyal eşitlik hedefine ulaşmayı ifade etmektedir.

    Marx, kapitalizmin yıkılmasının gerçek demokrasinin yeşerebilmesini mümkün kılan bir tetikleme olabileceğine inanıyordu. Onun görüşüne göre, bütünüyle komünist bir toplum, ancak "proletaryanın devrimci diktatörlüğü"yle vasıflanabilecek bir geçici dönemden sonra gerçekleşebilirdi. Sonuçta "burjuva" demokrasisi sisteminin yerini, ondan çok farklı olan "proleter demokrasi" sistemi alacaktı.

    Marx her ne kadar bu geçici dönemde toplumun nasıl örgütleneceğini ayrıntılı olarak açıklamayı reddettiyse de, arzuladığı şeklin kabaca ne olduğunu, onun kısa süre yaşayan ve doğrudan demokrasiye yakın bir tecrübe olan 1871 Paris Komününe duyduğu hayranlıktan çıkarabiliriz. Marx, sınıf çelişkisinin sönmesi ve bütünüyle komünist bir toplumun hayata geçmesiyle, proleter devletin de "sönümleneceğini" öngörmüştür. Bu, yalnız hükümete, kanunlara ve hatta siyasete duyulan ihtiyacı sona erdirmiş olmayacak, aynı zamanda demokrasiyi de gereksiz hale getirebilecektir.

    Ancak yirminci yüzyılda komünist devletlerde geliştirilen bu demokrasi şekli, sahip olduğu anlamı Marx'tan ziyade V. I. Lenin'in fikirlerine borçludur. Her ne kadar Lenin'in 1917'deki sloganı "bütün iktidar Sovyetlere" (yani, işçilerin, askerlerin ve denizcilerin konseylerine) komün demokrasisi fikrini canlı tutmuşsa da, gerçekte iktidar Sovyet Rusya'da kısa sürede Bolşevik Parti'nin (daha sonraki ismiyle Komünist Parti'nin) eline geçmiştir. Lenin'in yaklaşımına göre bu parti, "işçi sınıfının öncüsü" olmaktan başka bir şey değildi.

    Marksizmle teçhiz edilmiş olan bu parti, proletaryanın gerçek çıkarlarını bilmeye ve böylece ona devrimci potansiyelini gerçekleştirmesi için rehberlik etmeye muktedir olduğunu iddia ediyordu. Bu teori, SSCB'de "Leninist demokrasi"nin köşe taşı oldu ve diğer tüm Ortodoks komünist rejimler tarafından Marksizm-Leninizm'in merkezi özelliklerinden biri olarak kabul edildi. Ancak bu modelin zayıflığı, Lenin'in Komünist Parti iktidarını (ve özellikle de onun liderlerini) denetleyecek, onu proleter sınıfa karşı duyarlı ve hesaba çekilebilir kılmayı sağlayacak herhangi bir mekanizma oluşturmakta başarısız olmasıydı. Yeniden Aristo'nun ifadeleriyle söylenecek olursa "Komünist Partiyi kim bekleyecekti?".

    Klasik Demokrasi



    Klasik demokrasi modeli, Eski Yunan polisine veya şehir-devletine ve özellikle de Yunan şehir-devletlerinin en büyük ve en güçlü olanı Atina'daki yönetim sistemine dayanmaktadır. M. Ö. beşinci ve dördüncü yüzyıllarda Atina'da işleyen doğrudan demokrasi modeli, genellikle halkın yönetime katılmasının tek saf ve ideal sistemi olarak tasvir edilir.

    Bununla beraber, bu model her ne kadar Rousseau ve Marx gibi sonraki dönem düşünürleri üzerinde kayda değer bir etkide bulunmuşsa da, doğrudan yönetimin çok özel bir şekli olarak gelişen Atina demokrasisinin modern dünyada ancak çok sınırlı bir uygulanma imkanı mevcuttur. Atina demokrasisi kitle toplantısı yoluyla yönetim anlamına geliyordu. Belli başlı tüm kararlar, bütün vatandaşların üye olduğu Meclis veya Ecclesia tarafından alınıyordu.

    Bu meclis senede en azından 40 defa toplanıyordu. Tam zamanlı olarak çalışacak kamu görevlilerine ihtiyaç duyulduğunda, bütün vatandaşları temsil eden küçük bir örnek olmaları için bu görevliler kur'a usulüyle veya dönüşümlü olarak seçiliyorlardı ve mümkün olan en geniş katılımın sağlanabilmesi için görev dönemleri kısa tutuluyordu. Meclis'in yürütme veya idare komitesi olarak faaliyet gösteren ve 500 vatandaştan oluşan bir Konsey vardı ve 50 kişilik bir Komite de bu Konseye teklifler hazırlardı.

    Komite Başkanlığı görevi sadece bir günlüktü ve hiçbir Atinalı bu onura hayatında bir defadan fazla kavuşamıyordu. Bunun tek istisnası, çalışma ve tecrübeye duyulan ihtiyaçtan dolayı, diğer kamu görevlilerinden farklı olarak on generalin yeniden seçilmesinin mümkün olması durumuydu.

    Atina demokrasisini bu kadar dikkate değer kılan özelliği, onun vatandaşlarının siyasi aktivite düzeyleriydi. Vatandaşlar sadece Meclis'in düzenli olarak gerçekleştirilen oturumlarına katılmakla kalmıyorlar, geniş topluluklar halinde kamu görevlerinin ve karar verme sürecinin sorumluluklarını üstlenmeye hazır görünüyorlardı. Bu demokrasi şeklinin en etkili çağdaş eleştiricisi, filozof Eflatun'du.

    Eflatun, halk kitlelerinin kendi adlarına kendilerini dirayetli bir şekilde yönetmeleri için ne yeterli bilgiye ve ne de gerekli tecrübeye sahip oldukları fikrinden hareketle siyasi eşitlik fikrine saldırdı. Onun Devlet'inde geliştirdiği çözüm, yönetimin bir bilge krallar, yani Koruyucular sınıfının elinde olmasıydı ve onların yönetimi bir tür aydınlanmış diktatörlük anlamını taşıyacaktı.

    Bununla beraber Atina demokrasisinin en büyük eksikliği, onun ancak halk kitlelerini siyasi faaliyetten dışlayarak işleyebileceği gerçeğiydi. Katılım, 20 yaş üzeri Atina doğumlu erkek vatandaşlarla sınırlıydı. Köleler (ki nüfusun çoğunluğunu oluşturuyorlardı), kadınlar ve yabancıların herhangi bir siyasi hakları yoktu. Aslında Atinalı vatandaşların kendi hayatlarını siyasete böylesine fazla adayabilmeleri, tamamen köleleri sayesinde onların zahmetli işlerle uğraşmak zorunda kalmaktan kurtulmuş olmalarından ve kadınların özel alana hapsedilmesi sayesinde onların ev içi sorumluluklar da yüklenmemelerinden kaynaklanıyordu.

    Bu anlamda, Atina polis'i gerçekte demokratik idealin tam zıddı olarak da görülebilir. Bununla beraber, siyasi hayata doğrudan ve sürekli halk katılımına ilişkin klasik model, dünyanın çeşitli kısımlarında, özellikle New England'daki (ABD) kasaba toplantılarında ve küçük İsviçre kantonlarındaki müşterek meclislerde canlılığını korumuştur. Bu tür katılım biçimleri aynı zamanda, özellikle de anayasal konularda referandumların daha geniş bir şekilde kullanımı ve halk panelleri ile elektronik demokrasi gibi demokrasideki yeni tecrübeler için de bir temel oluşturmuştur.
    __________________

  3. #3
    Şirine Seabell - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Üyelik tarihi
    Temmuz.2007
    Nereden
    İstanbul
    Mesajlar
    37.020

    Standart

    s11
    Liberal Demokrasi



    Liberal demokrasi, halkın rızası idealiyle sınırlı yönetim ilkesini dengeleyen demokratik bir yönetim şekli. Onun "liberal" vasfı, vatandaşların özgürlüğünü güvence altına almaya ve onlara devlete karşı koruma sağlamaya göre düzenlenmiş, hükümet üzerinde dahili ve harici denetim ağlarında ifadesini bulur.

    Onun "demokratik" vasfı ise, genel oy hakkı ve siyasi eşitlik temelinde işleyen düzenli ve rekabetçi bir sisteme dayanmasından gelir. Her ne kadar bu kavram bir siyasi ilkeyi tanımlamak için kullanılıyorsa da, "liberal demokrasi" aynı zamanda daha yaygın olarak, belirli bir rejim türünü tanımlamak için de kullanılmaktadır. Bu tür bir rejimin ayırıcı vasıfları şunlardır:

    1-) Resmi, genellikle de hukuki kurallara dayalı anayasal bir yönetim
    2-) Sivil özgürlüklerin ve bireysel hakların güvence altına alınması
    3-) Kurumsallaşmış bir iktidar dilimlenmesi ve bir kontrol ve denge sistemi
    4-) "Bir kişi bir oy, bir oy bir değer" ilkesine bağlı düzenli seçimler
    5-) Parti rekabeti ve siyasi çoğulculuk
    6-) Örgütlü grup ve çıkarların hükümetten bağımsız oluşu
    7-) Piyasa kurallarına göre örgütlenmiş bir özel-teşebbüs ekonomisi
    __________________


    Parlamenter Demokrasi



    Parlamenter demokrasi halk tarafından seçilmiş olan ve yönetenler ile yönetilenler arasında detaylı bir ilişki kuran müzakereci bir meclis aracılığıyla faaliyet gösteren demokratik yönetimin bir türüdür.

    Bu anlamda demokrasi, esas olarak, sorumlu ve temsili bir yönetim anlamına gelmektedir. Bu çerçevede parlamenter demokrasi, elit yönetimine karşı halk katılımını dengeler; hükümet halka karşı değil ama halkın seçtiği temsilcilere karşı doğrudan hesap verir bir konumdadır. Bu tür bir sistemin çekiciliği, temsilcilerin eğitimli olmaları ile müzakere ve tartışma fırsatı bulmaları sayesinde, vatandaşların çıkarlarını onlardan daha iyi tanımlayabileceklerine ilişkin varsayımdan kaynaklanmaktadır.

    J. S Mill ve Burke'ün dile getirdiği gibi klasik şekliyle parlamenter demokrasi, parlamenterlerin onları seçenler adına kendilerinin düşünüp karar vermesini gerektirir. Bununla beraber modern parti siyaseti, parlamenter demokrasi fikriyle vesayetçi demokrasiyi birleştirmiştir


    Plüralist Demokrasi



    Plüralist demokrasi kavramı, çok sayıda parti arasındaki rekabetçi seçimlere dayanan demokratik sistemi anlatmak için, bazen liberal demokrasiyle birbirinin yerine kullanılır.

    Daha spesifik olarak, halkın taleplerini dile getiren örgütlü grup ve çıkarların, hükümetin sorumluluğunu sağlama kapasitesine dayanarak işleyen bir demokrasi şeklini ifade eder. Bu yönüyle parlamenter demokrasiye ve çoğunlukçuluğun tüm biçimlerine karşı bir alternatif olarak görülebilir. Sağlıklı bir plüralist demokrasinin şartları şunlardır:

    1-) Siyasi güç, birbiriyle rekabet halindeki gruplar arasında yaygın bir şekilde bölünmüştür ve özellikle elit gruplar mevcut değildir.

    2-) Üyelerine karşı hesaba çekilebilir liderleri olan grupların, yüksek derecede bir iç uyumu mevcuttur.

    3-) Gruplara bir dizi erişim noktası sunmak için yeterince parçalanmış [bir veya birçok gruba dayanmayan] nötr bir hükümet aygıtı vardır.


    Endüstriyel Demokrasi



    Siyasal demokrasinin kurallarının ekonomik yaşama uygulanması ve sanayide yönetim gücünün paylaşılmasıdır.

    "Endüstriyel demokrasi" kavramı ilk defa, Fabian Derneği kurucuları arasında yer almış bulunan Sidney ve Beatrice Webb tarafından kullanılmıştır. Webb'lere göre, sanayileşmiş ileri toplumlarda sendikaların varolması demokrasi demektir. Sanayileşmiş toplumlarda işgücünün dörtte üçünü, hatta bazı ülkelerde daha da büyük bir oranını oluşturan ücretlilerin, örgütleri aracılığı ile sanayiin doğuşunda ve yönetiminde söz sahibi olmaya başlaması, makro düzeyde bir endüstriyel demokratikleşmedir.

    Başlangıçta endüstriyel demokrasinin gerçekleşmesi için toplu pazarlık mekanizmasının kurulması ve sendikaların taraf olarak pazarlıkta söz sahibi olması amaçlanmaktaydı. Ancak zamanla sendikalar toplu pazarlık hakkının endüstriyel demokrasinin gerçekleşmesi için yeterli olmadığını görmüşler ve sanayide yönetim gücünün paylaşılması amacına yönelmişlerdir.

    Demokrasiyle yönetilen bir devlet en yüksek ve ileri gelişmesine ulaştığında, işçi örgütlerinin istekleri yönetime katılma hakkının elde edilmesinde toplanmaktadır. Bu amacın gerçekleşmesi ise sanayide yönetim gücünün paylaşılması ile mümkündür.

    Endüstriyel demokrasi kavramını ortaya atanlar şu düşünceden hareket etmektedir: Siyasal demokrasinin uygulandığı bir düzende işçiler bütün vatandaşların, dolayısıyla diğer sınıfların sahip oldukları her türlü haklara sahiptirler. Örneğin oy haklarını kullanarak kendilerini parlamentoda temsil edecek kişileri seçmekte ve parlamento aracılığı ile toplumun siyasal yönetimine bütün vatandaşlar gibi katılmaktadırlar.

    Eğer çalıştıkları işletmelerde kendilerini doğrudan doğruya ilgilendiren kararların alınmasına katılmazlarsa, bu çelişkili bir durum yaratacaktır. Böyle bir çelişkiden kaçınmak ya da bu çelişkiyi gidermek için siyasal demokrasinin kurallarının ekonomik yaşama uygulanması gerekir. İşçiler oyları ile seçtikleri temsilcileri aracılığıyla toplumun siyasal yönetimine katıldıkları gibi, yine oyları ve temsilcileri aracı lığıyla işyeri düzeyinden başlayarak toplumun ekonomik yaşamındaki karar sürecine de katılabilmelidirler.

    Bu gerçekleştirilebilirse endüstriyel demokrasi tam anlamı ile uygulanmış olacaktır. Böylece üretimin gerçekleştirilmesinde en önemli rolü oynayan emek, en az sermaye kadar hak ve yetkiye sahip olacak ve yalnız başkaları tarafından alınan kararları uygulayan, kararların oluşmasında hiçbir rolü olmayan bir robot durumundan çıkacaktır. İşçiler de kendilerini temsil eden sendikaları aracılığıyla ekonomik yaşama yön verecek olan kararlara katılabileceklerdir. Böylece mülkiyet hakkından kaynaklanan yönetim hakkı emek ve sermaye arasında paylaşılmış olacak, emek sahipleri kendilerini daha özgür hissedecekler, ekonomik ve sosyal kesimlerde kişilik kazanacaklardır. Bunun sonucunda, -işletmeden başlayarak tüm ekonomi kişisel çıkarların egemenliğinden arınacak, -işyerinden başlayarak- toplumun tüm sınıfları arasında sağlanacak olan hak ve çıkar dengesi sosyal barışın sağlanmasına büyük ölçüde yardımcı olacaktır.

    Şu halde "endüstriyel demokrasi" kavramı bugünkü anlamıyla "yönetime katılma" kavramı ile özdeşleşmiş bulunmaktadır. Doğal olarak "yönetime katılma" genel bir kavramdır; bunun içinde işyeri, işletme, teşebbüs ve tüm ekonomi yer alır. Ayrıca hemen belirtmeliyiz ki yönetime katılma, içinde yaşanılan ekonomik sisteme uygun şekiller alabildiği gibi uygulamada her ülkenin ekonomik gelişmişlik düzeyine ve her ülkedeki yasal düzenlemelere göre ayrı bir görünüm kazanmaktadır

  4. #4
    Şirine Seabell - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Üyelik tarihi
    Temmuz.2007
    Nereden
    İstanbul
    Mesajlar
    37.020

    Standart

    s11
    Kalkınmacı Demokrasi



    Erken dönem demokrasi teorisi bireysel haklar ve çıkarları koruma ihtiyacı üzerinde odaklanmışsa da, daha sonra alternatif bir ilgi alanına, bireyin ve topluluğun gelişimi konusuna odaklanmıştır. Bu durum, genel olarak kalkınmacı demokrasi sistemleri olarak ifade edilen pek çok yeni demokratik yönetim modellerini ortaya çıkarmıştır.

    Bu tür modellerden en yeni ve en radikal olanı Jean-Jacques Rousseau tarafından geliştirilmiştir. Rousseau'nun fikirleri, birçok bakımdan dönemin egemen liberal demokrasi kavrayışından bir ayrılışı ifade etmiş ve Marksist ve anarşist gelenekler üzerinde olduğu kadar, sonraki dönemlerde Yeni Sol üzerinde de etkide bulunmuştur. Rousseau'ya göre demokrasi nihai olarak, insanların onun aracılığıyla özgürlüğe veya "bir yasaya itaat eden, kendisine itaat etmiş olur" iradesinde somutlaşan anlamda özerkliğe ulaşabilmelerinin bir aracıdır.

    Diğer bir iradeyle, vatandaşlar ancak içinde yaşadıkları topluluğun hayatının şekillendirilmesi-ne doğrudan ve sürekli katılmaları halinde "özgür"dürler. Bu yaklaşım, alışılmış seçimli demokrasi anlayışının çok ötesine geçmekte ve doğrudan demokrasiye ilişkin daha radikal bir idealin desteklenmesini ifade etmektedir. Aslında Rousseau, İngiltere'de yapılan seçim uygulamasının şiddetli bir eleştiricisiydi ve Sosyal Sözleşme'sinde şöyle diyordu:

    İngiliz halkı kendisini hür zannediyor, oysa bu çok ciddi bir hata; onlar sadece parlamentonun üyelerini seçerken özgürdürler; onlar seçilir seçilmez, halk köleleştirilmiş demektir; ve bu da bu hiçbir şey demektir. İngiliz halkı sahip olduğu kısa bir özgürlük anını, onu kaybetmeyi hak edecek şekilde kullanmaktadır.

    Rousseau'nun modeline yeni olma niteliği veren, onun özgürlüğün nihai olarak genel iradeye itaat anlamına geldiğine ilişkin ısrarıydı. Rousseau, "özel" veya bencil iradenin tam karşıtı olarak genel iradenin, her bir vatandaşın "doğru" iradesi olduğuna inanıyordu. Genel iradeye itaat ettiklerinde, vatandaşlar kendi "hakiki" doğalarına itaat etmekten başka bir şey yapmamaktadırlar ve bu anlamda genel irade, bireyler diğerkâm bir şekilde davrandıklarında gerçekleşecek olan iradeyi ifade etmektedir.

    Rousseau'nun yaklaşımında, bu tür bir radikal kalkınmacı demokrasi sistemi sadece siyasi eşitliği değil, aynı zamanda nispeten yüksek düzeyde bir siyasi eşitliği de gerektirir. Her ne kadar ortak mülkiyetin bir savunucusu değilse de, Rousseau "hiçbir vatandaş diğerini satın alacak kadar zengin olmamalı, hiçbir vatandaş da kendisini satmaya zorlanacak kadar fakir olmamalı" diyordu ((1762) 1913:96).

    Rousseau'nun teorileri, 1960'larda ve 1970'lerde yeni sol düşünürlerce savunula-n katılımcı demokrasiye ilişkin modern düşüncenin şekillenmesine katkıda bulundu. Bu yaklaşım, her vatandaşın kendi hayatını şekillendiren kararlara katılarak kendi kendisini geliştirebileceği bir toplumun, yani "katılımcı toplum"un faziletlerine övgüyü ifade etmektedir. Bu hedefe toplumun bütün anahtar kurumlarında açıklık, hesaba çekilebilirlik ve ademi merkeziyetçilik aracılığıyla ulaşılabilir.

    Bu anahtar kurumlar ise siyasi partiler, çıkar gurupları ve yasa yapıcı organlar gibi "siyasi" kurumları olduğu kadar, aileyi, işyerini ve yerel toplulukları da kapsamaktadır. Bu modelin merkezinde ise "grass-roots demokrasi" fikri, yani siyasi iktidarın mümkün olan en düşük düzeyde uygulanması inancı vardır. Ancak Rousseau'nun teorileri de, vatandaşların "hakiki" iradeleri ile "hissedilen" veya sübjektif iradeleri ayrımına dayanmakla eleştirilmiştir.

    Rousseau'nun bu teorisinin tehlikesi şudur: eğer genel irade basit bir şekilde vatandaşlara ne istediklerinin sorulması yoluyla tanımlanamayacaksa (çünkü bu teoriye göre vatandaşlar bencillikten dolayı körleşmiş olabilirler), genel iradenin yukarıdan, belki de toplumun "hakiki" çıkarlarını uygulama iddiasındaki bir diktatör tarafından tanımlanması için bir zemin var demektir.

    Rousseau, kimi zaman totaliter demokrasi adı verilen şeyin mimarı olarak görülmektedir (Talmon, 1952). Ancak, kalkınmacı demokrasinin temsili hükümetin liberal modeliyle uyumlu olan daha ılımlı bir modeli geliştirilmiştir. Bu kalkınmacı demokrasi görüşü kaynağını John Stuart Mill'in yazılarında bulur. Mill'e göre demokrasinin merkezi fazileti, bireysel kapasitelerin "en yüksek ve en ahenkli" gelişimini teşvik etmesidir.

    Vatandaşlar siyasi hayata katılarak anlayışlarını zenginleştirir, duyarlılıklarını güçlendirir ve kişisel gelişimlerini daha yüksek düzeyine ulaşırlar. Kısacası demokrasi temelde bir eğitim tecrübesidir. Sonuç olarak Mill, oy verme hakkının okur-yazar olmayanlar dahil herkesi içine alacak kadar genişletilmesi gerektiğini ileri sürerek, siyasi katılımın genişletilmesini önermiştir. Bu süreçte Mill, zamanına göre radikal bir şekilde, oy verme hakkının kadınlara kadar genişletilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Buna ilave olarak, güçlü ve bağımsız yerel otoriteleri -bunun kamu görevi yapmaya imkan veren fırsatları genişletebileceği inancından hareketle- savunmuştur.

    Diğer yandan Mill, tüm liberallerle aynı paralelde, demokrasinin tehlikesinden de haberdardı. Aslında Mill'in görüşleri, şekli siyasi eşitliği reddetmesi bakımından, ana akım liberal düşünceden ayrılıyordu. Eflatun'u izleyen Mill, bütün siyasi fikirlerin eşit olmadığına inandı. Bunun sonucu olarak Mill, çoklu bir oy verme sistemi önerdi. Buna göre vasıfsız işçiler tek bir oya, vasıflı işçiler iki oya, yetişmiş kişiler ve donanımlı meslek mensupları beş veya altı oya sahip olacaktı.

    Bununla beraber, onun demokrasi karşısındaki başlıca çekincesi, Alexis de Tocqueville'in meşhur tanımıyla "çoğunluğun tiranlığı"ndan duyulan liberal korkuya dayanıyordu. Diğer bir ifadeyle, demokrasi her zaman bireysel özgürlüklerin ve azınlık haklarının halk adına tahrip edilmesi tehlikesini içerir.

    Bu bağlamda Mill'in daha özel bir endişesi, demokrasinin, insanların çoğunluğun iradesini kabul etmeyi, böylece yeknesaklığı ve kör bir konformizmi kolaylaştırarak, müzakerenin, eleştirinin ve genel olarak entelektüel hayatın kökünü kazıyabileceğiydi. Çok basit bir ifadeyle, çoğunluk her zaman haklı değildir; ve hikmetli bir fikir basit bir el kaldırıp oy vermeyle belirlenemez. Bu yüzden Mill'in fikirleri müzakereci demokrasi veya parlamenter demokrasi fikrini destekliyordu.


    Koruyucu Demokrasi



    Onyedinci ve onsekizinci yüzyılda demokratik idealler yeniden canlandığında, Eski Yunan'ın klasik demokrasisinden çok farklı bir biçiminde belirmiştir. Demokrasi, halkın siyasete katılmasını sağlayan bir mekanizma olarak daha az algılanmaya başlandı ve daha çok vatandaşların kendilerini hükümetin tecavüzünden koruyabildikleri bir mekanizma, yani koruyucu demokrasi anlamında kabul edildi.

    Bu yaklaşım özellikle, temel kaygıları her şeyden önce bireysel özgürlüğe mümkün olan en geniş alanı yaratmak olan erken dönem liberal düşünürlerince savunuldu. Bireyi her şeye kadir hükümetten koruma arzusu, Aristo'nun Eflatun'a verdiği ve tüm demokratik duyarlılıkların belki de en erken formu olan şu cevapta ifadesini buldu: "quis custodiet costodes?" ("Bekçileri kim bekleyecek?" / "Koruyuculardan kim koruyacak?").

    Denetlenmeyen iktidardan duyulan aynı kaygıyı, onyedinci yüzyılda, oy verme hakkının doğal haklara, özellikle de mülkiyet hakkına dayandığını ileri süren John Locke da dile getirmiştir. Eğer hükümet vergiler aracılığıyla mülkiyete el koyma gücüne sahip olursa, vatandaşların da vergi koyma işini denetleyecek bir organ (yani yasama organı) oluşturmaya yetkisi olmalıydı.

    Diğer bir ifadeyle demokrasi, temsili bir meclis aracılığıyla işleyen "rızaya dayalı yönetim" sistemi anlamına geliyordu. Bununla beraber, modern standartlara göre düşünülecek olursa, sadece mülk sahiplerinin oy kullanması gerektiğine, çünkü sadece onların hükümet tarafından ihlal edilebilecek doğal haklara sahip olduğuna inanması bakımından, Locke'un kendisi bir demokrat değildi. Daha radikal bir genel oy fikri, onsekizinci yüzyılın sonlarından itibaren Jeremy Bentham ve James Mill (1773-1836) gibi faydacı teorisyenler tarafından geliştirildi.

    Demokrasi lehine faydacı argüman, aynı zamanda bireysel çıkarların korunması ve geliştirilmesi ihtiyacına da dayanıyordu. Bentham, bütün bireyler haz aradığından ve acıdan kaçındığından dolayı, evrensel oy hakkının (ki o günlerde bu erkeklerin oy kullanması demekti) "en büyük sayıdaki insan topluluğu için en büyük mutluluğu" sağlamanın tek yolu olduğuna inanıyordu.

    Bununla beraber, demokrasiyi koruyucu temelde haklılaştırmak, demokratik yönetim adına sadece sınırlı bir onaylamayı ifade eder. Kısacası, koruyucu demokrasi demokrasinin dolaylı ve sınırlı bir şeklinden başka bir şey değildir. Yönetilenlerin rızası, uygulamada düzenli ve rekabetçi seçimlerdeki oyla sağlanır. Böylece yönetenlerin hesaba çekilebilirliği sağlanmış olur. Siyasi eşitlik de dar bir teknik anlamda, eşit oy hakkı olarak anlaşılır.

    Dahası bu sistem, her şeyden önce hükümetin uygulamalarını denetlemeyi sağlayan formel ve informel kurallar bütünü çerçevesinde işleyen bir anayasal demokrasi sistemidir. Eğer oy hakkı bireysel özgürlüğü savunmanın bir aracı ise, özgürlük de ayrı bir yasama, yürütme ve yargı mekanizması oluşturma yoluyla sağlanmış kuvvetler ayrılığı ve ifade özgürlüğü, hareket özgürlüğü ve keyfi tutuklamadan masun olma özgürlüğü çerçevesinde garanti altına alınmalıdır.

    Son olarak koruyucu demokrasi, vatandaşlara, kendi hayatlarını kendi tercih ettikleri şekilde yaşayabilmeleri için mümkün olan en geniş alanı açmayı amaçlar. Bu bakımdan laissez-faire kapitalizmiyle ve bireylerin ekonomik ve sosyal durumlarından bütünüyle kendilerinin sorumlu oldukları inancıyla uyumludur. Dolayısıyla koruyucu demokrasi özellikle klasik liberaller tarafından ve modern siyasette de Yeni Sağ savunucuları tarafından benimsenmiştir.
    __________________

  5. #5
    Şirine Seabell - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Üyelik tarihi
    Temmuz.2007
    Nereden
    İstanbul
    Mesajlar
    37.020

    Standart

    s11
    Marksist Demokrasi



    Halk demokrasisi bahsinde de işaret edildiği gibi, demokratik siyasete ilişkin Marksist yaklaşımın kökleri sınıf analizine dayanır. Bu yaklaşımda siyasi iktidar dar bir biçimde seçime ilişkin haklar veya grupların lobicilik ve kampanya yapma yoluyla çıkarlarını ifade edebilmeleri anlamında anlaşılmaz. Bundan ziyade, daha derin bir düzeyde siyasi iktidar, iktisadi iktidarın ve özelde üretken zenginliğe eşit olmayan bir sahip olma durumunun dağılımını yansıtır.

    Bu bağlamda liberal demokrasinin Marksist eleştirisi, demokrasi ile kapitalizm arasındaki iç çelişkiye, yani liberal demokrasinin ifade ettiği siyasi eşitlik ile kapitalist sistemin kaçınılmaz bir şekilde ürettiği sosyal eşitsizlik arasındaki çelişkiye odaklanmaktadır. Dolayısıyla liberal demokrasiler, bir hakim sınıfın tesis ettiği iktidar tarafından manipüle ve kontrol edilen "kapitalist" veya "burjuva" demokrasileridir.

    Bu anlamda Marksizm plüralist demokrasinin kendine özgü bir eleştirisini sunar. Toplumda sınıf iktidarı eşitsiz bir şekilde dağıtıldığı sürece, siyasi iktidar da yaygın ve eşit bir şekilde dağıtılamaz. Aslında birçok bakımdan Marksist görüş, plüralizmin elitist eleştirisiyle paralellik arz eder. Her iki görüş de iktidarın nihai olarak bir azınlığın elinde toplandığını ileri sürer. Temel farklılık, bu azınlığın "iktidar eliti" mi yoksa "yönetici sınıf" mı olduğudur.

    Bununla beraber başka önemli farklılıklar da teşhis edilebilir. İlk olarak elitistler iktidarın çok çeşitli kaynaklardan (eğitim, sosyal statü, bürokratik konum, siyasi bağlantılar, zenginlik vs.) geldiğini ileri sürerken, Marksistler iktisadi faktörün, özellikle de üretim araçlarının mülkiyet ve kontrolünün belirleyici önemine vurgu yaparlar.

    Dahası, elitistler, örneğin parçalanmış bir elit grubu arasında rekabet mevcut olduğunda, siyasetin bir ölçüde demokratik baskılar yoluyla şekillenebileceğim' kabul ederler ve elitist yönetimin önemi konusunda daha az nettirler. Buna karşılık Marksistler, yönetici sınıfın kendi çıkarlarını gerçekleştirme arzusunda olduğunu ve bundan dolayı diğer sınıflara sadece kapitalizmin istikrarını sağlamak ve eşitsiz sınıf iktidarı sistemini devamlı kılmak için tavizler verdiğini savunma eğilimindedirler.

    Ancak, modern Marksistler, seçimli demokrasiyi bir göz boyamadan ibaret görerek reddetmeye daha az isteklidirler. Örneğin Avro-komünistler devrim düşüncesini terk etmişlerdir ve onun yerine barışçıl, yasal ve demokratik bir "sosyalizm yolu" fikrini benimsemişlerdir. Jürgen Habermas ve Claus Offe (1984) gibi IMeo-Marksistler, yine de kapitalist demokrasinin çelişkilerine ve belki de ona mündemiç istikrarsızlığa dikkat çekmişlerdir.

    Bu yaklaşımda bir yandan demokratik süreç hükümeti amansız bir şekilde yükselen kamu harcamalarına ve özellikle iktisadi ve sosyal hayatta devletin sorumluluklarının gelişen bir biçimde genişlemesine götüren halkın taleplerine cevap vermeye zorlar; diğer yandan ise kapitalizmin uzun-vadede ayakta kalması, yüksek vergilerin teşebbüs üzerinde olumsuz etki yaptığı ve sürekli artan kamu borçlanmalarının daimi bir yüksek enflasyona yol açtığı bir mali kriz tarafından tehdit edilmektedir.

    Hem demokratik baskılara karşı direnmek, hem de iktisadi çöküş riskiyle karşı karşıya bulunmak, Habermas'a göre (1973) kapitalist demokrasinin meşruluğunu devam ettirmeyi güçleştirmektedir

    Plebisitçi Demokrasi



    Plebisitçi demokrasi yönetenler ve yönetilenler arasında plebisit (veya referandum) gibi doğrudan bağlantı aracılığıyla işleyen demokratik yönetimin bir şekli. Bu yöntem, kamunun siyasi meselelerde görüşlerini doğrudan ifade etmesini mümkün kılar.

    Ancak, bu tür demokrasi sıklıkla eleştirilir; çünkü eleştirenlere göre demagogluğa (kitleleri hitabetle manipüle eden, onların önyargılarına ve ihtiraslarına seslenen siyasi liderler tarafından yönetim) imkan veren bir yönü vardır.

    Bu tür demokrasi, diktatörlüğe popülist bir cila veren kitle şakşakçılığı sisteminden çok da fazla bir şey getirmez. Bununla beraber, plebisitçi demokrasi ile temsili demokrasiyi takviye etmek için referandumun kullanımı arasında bir ayrım da yapılmalıdır.


    Sosyal Demokrasi



    Gerek geçmişte, gerekse günümüzde farklı kişiler tarafından sosyal demokrasi kavramından, çok farklı şeyler anlaşılıyorsa da, sosyal demokrasi ortaya çıktığı dönem, yani 19. yüzyıl sonları açısından “siyasal demokrasi içinde emekçi sınıfların sosyal ve ekonomik haklarının genişletilmesi amacına yönelik tüm savaşımları kapsayan bir öğreti” olarak tanımlanabilir.

    Fakat ayrıntılara girildiği zaman meselenin böylesine kolay açıklanabilir ve yalın olmadığı görülecektir. Örneğin daha sonra Bolşevik Parti adını alan ve Rus Çarlığı’nda bir devrim gerçekleştirerek SSCB’yi kuran partinin adı da Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ydi.

    Buna karşılık Almanya’da Rosa Luxemburg yönetimin de benzer bir eylem yapmak isteyenleri engelleyen parti de Almanya Sosyal Demokrat Partisi adını taşıyordu. Aynı ad altında çok farklı beklentiler olabilmektedir.

    Kaldı ki günümüz dünyasında farklı ülkelerdeki sosyal demokrat partiler çok daha kesin sınırlarla birbirinden ayrılabilmektedir. Tüm bunların dışında aynı ülke içinde öylesi sosyal demokrat hareketler olabilmektedir ki, aralarında ad aynılığından başka ortak bir nokta bulmak mümkün olmamaktadır.

    Tarihsel olarak sosyal demokrasinin gelişimine baktığımız zaman öncelikle 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa kıtasında sanayi işçilerinin sayıca ve toplum içindeki oran olarak hızla büyüdükleri noktasından harekete geçmek gerekir. İşte sosyal demokrasi bu sanayi işçilerinin taleplerinin dile gelmesinden başka bir şey değildir. Fakat burada bir hususun baştan açıklanması gerekir.

    İşin o aşamasında sosyalizmle sosyal demokrasi arasında kuramsal bir farklılık gözetilmediği gibi, talepler açısından bir farklılık gözlenmesi de mümkün değildi. Kapitalist toplumun kurumlarını, yapısını ve inancını, işçi sınıfının yararına değiştirmek isteyen tüm görüşler sosyal demokrasi olarak adlandırılıyordu.

    Günümüzde “sağ” ve “sol” ayrımı o günlere oranla çok değişmiş bulunmaktadır. Gerçekten o dönemde sağ dendiği zaman anlaşılan mutlakıyetçiler, monarşistler ve çok ufak bir kısım liberallerdi. Sol dendiği zaman ise liberallerin büyük bir bölümü ve sosyal demokratlar anlaşılırdı. Günümüzde ise sağı liberalistler temsil ederken, sosyal demokratların bir bölümü de sağ içinde görülebilmektedir. Buna karşılık sol, sosyalistler ile diğer sosyal demokratlardan oluşmaktadır.

    Pek çok yazarın özenle vurguladıkları gibi liberallerle sosyal demokratlar arasındaki ayrım bundan elli sene önce oldukça fazlaydı. Ancak günümüzde bu ayrım çok azalmıştır. Belki de birçok kuşak sonra tüm olarak kaybolacaktır. Zira liberaller gitgide sosyal bir nitelik kazanırken, sosyal demokratlar mülkiyet ve ekonominin devlet tekelinde bulunması konusundaki düşüncelerini önemli ölçüde yumuşatmışlardır.

    Hatta ilginç bir nokta olarak, günümüz ABD’sinde “liberal” olarak adlandırılan bir kişinin görüşleri, Avrupa’da sosyal demokrat olarak adlandırılan kişilerin görüşleriyle aynıdır. Yani Avrupa’da sosyal demokrat olarak nitelenen görüşler ABD’de liberal olarak nitelenmektedir. Ayrıca günümüzde sosyal demokrat partilerden pek çoğunun ekonomik alanda savunduklarının liberalizmden başka bir şey olmaması çok ilginçtir.

    Sosyal demokrasinin sosyalizmden gitgide uzaklaşması ve liberal görüşleri savunmaya başlaması yönündeki gelişmeler 20. yüzyılın başlarına denk düşmektedir. Yani sosyalizmle sosyal demokrasi arasında başlayan uzaklaşmanın kristalleşmesi ancak 20. yüzyılın başlarında olmuştur. Zira gerek I. Enternasyonal’de (1864, 1876) ve gerekse II. Enternasyonel’de (1889-1914) sol düşüncenin tüm farklı anlayışları temsil edilmiştir. Ancak devrimden sonra SSCB’de toplanan III. Enternasyonel’le yolların iyice ayrıldığı ortaya konmuştur.

    Sosyal demokrasi devletin ödevlerini artırdığı gibi, halkın ödevlerini de artırmaktadır. Burada siyasetin kapsamı genişlemektedir. Devletin temel görevi var olan özgürlükleri korumak değil, var olması gereken özgürlüklerin ortamını hazırlamaktır. Servetin belirli ellerde toplanması, farklı gelir grupları arasındaki büyük farklar, fırsat eşitliğinin yokluğu, işsizlik vb. hususlar sosyal demokrasinin ilk mücadele hedefleri olmaktadır.
    __________________

  6. #6
    Şirine Seabell - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Üyelik tarihi
    Temmuz.2007
    Nereden
    İstanbul
    Mesajlar
    37.020

    Standart

    s11
    Yeni Demokrasiler



    Huntington'a göre (1991) üçüncü demokrasi dalgası 1974'te başladı. Bu dönem Yunanistan, Portekiz ve İspanya'da sağ diktatörlüklerin yıkılışına, Latin Amerika'da generallerin geri çekilmesine ve en önemlisi komünizmin çöküşüne şahitlik etti. 1989-91 arasında Doğu Avrupa devrimleriyle komünizmin yıkılması bir demokratikleşme sürecine kapı açtı ve bu süreç büyük ölçüde batı liberal modeline göre şekillendi. Bu sürecin temel özellikleri, çok partili seçimlerin benimsenmesi ve piyasa temelli iktisadi reformların uygulamaya sokulmasıdır.

    Bu anlamda eski komünist rejimlerin çoğunun (bazılarına göre tamamının), içine girdikleri bu geçiş sürecinin sonunda batılı poliarşilerden hiçbir farklarının kalmadığı bir noktaya gelecekleri iddia edilebilir. Bununla beraber, en azından bugün için, onlara ayrı bir sistem olarak muamele etmek için sebepler vardır. İlk sebep, komünist geçmişin mirasının bir anda atılamamasıdır. Özellikle komünist sistemin 70 yıldan fazla sürdüğü Rusya'da bu böyledir. İkinci olarak, geçiş sürecinin kendisi, bazı güçleri başıboş bırakmış ve batılı poliarşilerin karşı karşıya olduğundan gayet farklı problemler üretmiştir. Bu sebeplerle, belki de onları yeni demokrasiler veya yan-demokrasiler olarak sınıflandırmak daha doğru olacaktır.

    Post-komünist rejimlerin bir özelliği, komünist yönetim döneminin, özellikle de Stalinist totaliterizmin kökleştiği dönemin siyasi ve kültürel sonuçlarıyla uğraşma ihtiyacı içinde bulunmalarıdır. Komünist partilerin iktidar tekeliyle sağlamlaştırman insafsız bir sansür ile muhalefetin sindirilmesi, katılımı, pazarlık etmeyi ve mutabakatı vurgulayan bir yurttaşlık kültürünün (civic culture) gelişmesini önlemiştir.

    Rusya'da bu durum, Rus toplumunun başlıca çıkarlarını bir araya getirmeye ve ifade etmeye yeterli olmadığı bariz biçimde görülen, zayıf ve parçalanmış bir parti sistemi ortaya çıkarmıştır. Sonuç olarak komünist partiler veya eski komünist partiler, genellikle bir istikrar noktası oluşturmaya devam etmişlerdir. Örneğin Macaristan, Polonya ve Rusya gibi ülkelerde komünist partiler, değişen düzeylerde sosyal demokrasinin ilkelerini benimseyerek seçimle iktidara geri dönerken, Romanya ve Bulgaristan'da komünist geçmişin kurumları, post-komünist dönemde de varlıklarını devam ettirmişlerdir.

    İkinci bir dizi sorun ise iktisadi geçiş sürecinden kaynaklanmıştır. Uluslararası Para Fonu tarafından savunulan merkezi planlamadan laissez-faire kapitalizmine geçişteki "şok terapi", büyüyen işsizlik ve yükselen enflasyondan dolayı derin bir güvensizliğe yol açmış ve sosyal eşitsizliği ciddi bir biçimde artırmıştır.

    1990'ların zorlu geçen ilk yıllarından beri, iktisadi liberalleşme adımlarının, piyasa reformlarına karşı ortaya çıkan ve genellikle komünist veya milliyetçi partilere büyüyen bir destek olarak ifadesini bulan şiddetli tepkinin bir sonucu olarak, kimi zaman büyük ölçüde hızı kesilmiştir.

    Son bir sorun dizisi ise, devlet gücünün zayıflığından kaynaklanmakta ve özellikle de devletin, komünist dönemde etkili bir biçimde baskı altına alınmış olan merkezkaç güçlerle karşı karşıya kaldığı durumlarda ortaya çıkmaktadır. Bunun en somut ifadesi, etnik ve milliyetçi gerilimlerin yeniden ortaya çıkmasıdır. SSCB'de komünizmin çöküşüne, eski Sovyet imparatorluğunun parçalanması ve 15 yeni bağımsız devletin kurulması eşlik etmiştir. Rusya dahil bunların çoğu, etnik çatışmayla uğraşmaya devam etmektedir. 1992'de Çekoslovakya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya'nın yaratılmasıyla varlığını sona erdirmiştir. Etnik çatışmanın en dramatik olduğu yer ise, 1991'de Sırbistan ve Hırvatistan arasında topyekün bir savaşa, 1992-96 arasında ise Bosna'da iç savaşa sahne olan Yugoslavya olmuştur.

    Post-komünist devletler arasında önemli farklılıklar da tespit edilebilir. Bunlardan en ciddi olanı ise, daha ileri düzeyde sanayileşmiş ve batılılaşmış olan Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya gibi "orta" Avrupa ülkeleri ile Romanya, Bulgaristan ve belirli yönleriyle Rusya gibi daha geri "doğu" devletleri arasındadır. İlk gruptaki ülkelerde piyasa reformu süratle ve nispeten daha yumuşak biçimde ilerlerken; diğer gruptaki ülkelerde ya isteksizce veya eksik yapılmış ya da derin siyasi gerilimler ortaya çıkarmıştır. İlk gruptaki devletler, ayrıca, en kısa zamanda Avrupa Birliğine katılmaya da isteklidirler; ki bu söz konusu ülkelerde demokrasinin pekişmesinin ilave bir kanıtını sunmaktadır.

    Diğer bir ayrım ise, komünizmin İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyet Kızılordu'su tarafından "empoze" edildiği ülkeler ile daha önce de SSCB'nin bir parçası olan ülkeler arasındadır. Baltık devletleri (Estonya, Litvanya ve Letonya) hariç, eski Sovyet cumhuriyetleri, hem daha uzun bir komünist yönetim tarihleriyle, hem de Sovyet döneminde olduğu kadar Çarlık döneminde de Rus İmparatorluğumun bir parçası olmakla belirginleşirler. Ayrıca hiç şüphesiz, Rusya'nın istisnai bir yeri olmasının da sağlam bir gerekçesi vardır.

    Bu durum belki de Rusya'nın emperyal geçmişinden ve Rus milliyetçiliğinin otoriter ve yayılmacı karaktere sahip olma eğiliminden doğmakta veya Büyük Petro döneminden beri Rusya'nın birbiriyle rekabet eden batılı ve Slav kimlikleri arasındaki bölünmüşlükten ve bu bölünmenin sonucu olarak kültürel mirasının ve siyasi kaderinin belirsiz olmasından kaynaklanmaktadır

  7. #7
    Bakteri ekopru - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Üyelik tarihi
    Ağustos.2009
    Nereden
    Antalya
    Mesajlar
    14

    Standart

    s11
    aydınlanma için saol
    Bu ülkenin ekmeğini yeyip de "TOPRAĞINA, BAYRAĞINA ve HUZURUNA GÖZ DİKEN HAİNLER" bir gün herhangi bir yerlerdeki kazılar esnasında, kemiklerinin veya gömlek parçalarının bulunabileceği ihtimalini UNUTMAMALIDIRLAR.

  8. #8
    Bakteri

    Üyelik tarihi
    Mayıs.2010
    Mesajlar
    1

    Standart

    s11
    çok tesekkürler
    100 aldım
    Konu Seabell tarafından (24.Mayıs.2010 Saat 17:28 ) değiştirilmiştir.

  9. #9
    Şirine Seabell - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Üyelik tarihi
    Temmuz.2007
    Nereden
    İstanbul
    Mesajlar
    37.020

    Standart

    s11
    ne mutlu bize

+ Yeni Konu aç

Benzer Konular

  1. B*K Çeşitleri
    Konu Sahibi 'Ame†uR' Forum Ağır Geyik +16
    Cevap: 24
    Son Mesaj : 25.Ağustos.2012, 22:16
  2. Rayba Çeşitleri
    Konu Sahibi кмℓzкη Forum Makina & Otomotiv
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 27.Ekim.2007, 17:04
  3. Eğe Çeşitleri
    Konu Sahibi кмℓzкη Forum Makina & Otomotiv
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 27.Ekim.2007, 17:03
  4. Aİle İÇİ Şİddet Aİlede Demokrasİ İle Durur
    Konu Sahibi pismegatron Forum İnsan ve Hayata Dair
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 18.Ekim.2007, 10:55
  5. windows çeşitleri:)
    Konu Sahibi ∂єєρ_ιηѕι∂є Forum Çöp Kutusu
    Cevap: 2
    Son Mesaj : 15.Eylül.2007, 22:16

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
Pratik pasta tarifleri | promosyonbank.com