İşçi devleti, sosyalizm, komünizm
Proletarya diktatörlüğü sosyalizmle aynı şey midir?Hayır değildir. Proletarya diktatörlüğü kapitalizmle sosyalizm arasında uzanan geçiş döneminin siyasal biçimini ifade eder. Proletarya diktatörlüğü ve sosyalizm kavramları çok sık birbirinin yerine kullanıldığı için ne yazık ki bir karışıklık doğmuştur. Doğrusu şu ki, kapitalizmden sosyalizme, sınıfların ve devletin sönerek yok olduğu bir proletarya diktatörlüğü sürecinden geçilerek varılır. Sosyalizme vardığımızda artık işçi sınıfının kendisi de dahil olmak üzere sınıflar ve devlet sönümlenmiştir.

İşçi devleti nedir? İşçi sınıfı devleti ortadan kaldırmayacak mıydı?
İşçi devleti işçi sınıfının devrimle birlikte kurduğu kendi devletini anlatan bir kavramdır. Proletarya diktatörlüğü kavramı ile eşanlamlıdır. Aynı zamanda işçi sınıfı demokrasisinin de somutlanışı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla her üç kavram da (işçi devleti-proletarya diktatörlüğü-işçi demokrasisi) kapitalizmden sosyalizme geçiş döneminin siyasal boyutunu anlatmaktadır.

İşçi devleti kelimenin gerçek anlamında bir devlet değildir. Daha baştan sönümlenme eğilimine giren bir yarı-devlettir. Bu yarı-devlet de, dünya çapında ilerleyen geçiş döneminin tamamlanıp sosyalist topluma varılmasıyla birlikte tamamen sönümlenmiş olacaktır. İşte devlet denen tarihsel olgu dünya çapında yürüyen böyle bir sönümlenme süreciyle ortadan kalkacaktır. Dolayısıyla sorunun ikinci kısmının yanıtı: Evet, işçi sınıfı devleti ortadan kaldıracaktır, ancak devlet bir parmak şıklatmasıyla aniden ilga edilemeyeceği için bunu bir sönümlenme, bir geçiş süreciyle yapacaktır.

İşçi sınıfının demokrasisi nasıl olacak?
Bu demokrasi kapitalizmin güdük demokrasisinden bin kat daha yüksek bir demokrasi olacak. Kapitalist demokrasi esasen geniş kitleler açısından son tahlilde bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Bu sözde demokraside kitlelerin kendi kaderlerini belirleyebilmeleri bakımından hiçbir şey üzerinde söz hakları yoktur. Onlar sadece dört ya da beş yıl boyunca sömürü düzeninin yönetim işlerini hangi burjuva partisinin yürüteceğini seçme hakkına sahiptirler. Kitleler eskaza kapitalist sistemin hoşuna gitmeyecek tercihler yapmaya kalktıklarında dünya onlara zindan edilir ve böylece burjuva demokrasisi konusundaki yanılsamalarının bedelini çok pahalıya öderler. Bunun sayısız örneği vardır. Sadece Şili örneğini hatırlamak yeterlidir. Kapitalizmin temelinde baskı ve zorbalık vardır, çünkü kapitalistler üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete dayanarak işçilerin emeğine onların iradesi dışında el koymaktadırlar. Tüm zenginliği işçiler çalışarak üretmekte ve fakat bu zenginliğe ne sahip olmakta ne de nasıl yönlendirileceğine karar verebilmektedirler. Bu temel gerçeklik değişmedikçe siyasal düzlemde hiçbir düzenleme kapitalist zorbalığın özünü değiştiremez.

Kapitalizm yıkıldığında işçiler kendi devletlerini kuracaklar ve gerçekte kendi geçmiş emeklerinin ürünü olan üretim araçlarına el koyarak üretimin egemeni durumuna yükselecekler. Böylece kendi emeklerinin sonuçlarına kendileri karar verebilir duruma gelecekler. Bu temel değişiklik toplumsal ilişkilerin baştan aşağı değişmesinin yolunu açacak niteliktedir. İşte bu temel üzerinde işçi sınıfının kendi demokrasisi yükselecektir. Bu demokrasinin temel özelliği kapitalizmin demokrasisi gibi temsili değil doğrudan olmasıdır. Tarihsel örnekler göstermektedir ki, işçiler sovyet (konsey) tipi örgütlenmeler aracılığıyla kendi demokratik iktidarlarını oluşturmaktadırlar. İşçi sovyetleri işyerlerinden, mahallelerden başlayarak ilçe düzeyine, oradan il ve ülke düzeyine uzanan geniş bir örgütlenme sistemi yaratacaktır. Halk sadece belirli süreler için kendi sovyet üyelerinin içinden daha üst düzey sovyetler için birtakım temsilciler seçmeyecek, seçtiklerini istediği zaman görevden alma yetkisini elinde bulunduracak. Üstelik sadece yönetimsel görevlere değil tüm önemli görevlere seçimle gelinecek ve sovyetlerde örgütlenmiş üreticiler istediğinde görev sahipleri görevden alınacaktır. Sovyetler sadece yasama işleriyle uğraşmayacak, hem yasama hem de yürütme işlerini birlikte yürüten dinamik örgütlenmeler olacaktır. Daimi bir ordu ve bürokrasi olmayacak, tüm halk silahlanacaktır. Böylece şiddet araçlarının tekelini elinde bulunduran denetim dışı bir baskı odağı bulunmayacaktır. Diğer taraftan kamu görevi yapan görevliler ortalama bir işçinin ücretinden daha fazlasını alamayacaklar ve böylece bu tür görevler bir ayrıcalık kapısı olmaktan çıkarılacaktır.

Proletarya diktatörlüğü nasıl bir şey? Özgürlük, demokrasi olmayacak mı?
Marksizme göre bir yerde sınıf egemenliği varsa, orada o sınıfın diktatörlüğü vardır. Fakat proletarya diktatörlüğü toplumun çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçilerin bizzat kendilerinin sömürücü azınlığa karşı uyguladıkları bir diktatörlüktür. Dolayısıyla kendileri için bir demokrasi, sömürücü azınlık için bir diktatörlüktür. Aynen bugünün sözde kapitalist demokrasisinin bir avuç azınlık olan kapitalistler için bir demokrasi, ama toplumun ezici çoğunluğu için bir diktatörlük olması gibi. Marksizmde diktatörlük kavramı bir siyasal yönetim biçimini değil, sınıf egemenliğini anlatır.

O halde proletarya diktatörlüğünde toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçi sınıflara dönük bir baskı ve zorbalık söz konusu olamaz. Onlar daha önce hiç yaşamadıkları kadar özgürlük ve demokrasiye kavuşacaklardır. Zira kendileri üretip kendileri yönetmeye başlamış olacaklardır. Ancak eskinin ezen ve sömüren sınıflarını oluşturan azınlık, ayrıcalıklarına tekrar kavuşmak için işçi ve emekçilerin egemenliğine karşı faaliyet yürüttüğü ölçüde, işçi sınıfı bunun önünü almak için doğal olarak her türlü tedbiri alacak ve gerekli olduğu ölçüde zora da başvuracaktır.

Proletarya diktatörlüğü kimin egemenliğidir? Devrim olunca parti diktatörlüğü mü kurulacak?

Söz konusu olan devrim işçi sınıfının devrimidir. Bu devrimi yapacak olan işçi sınıfının kendisidir. Dolayısıyla iktidar falanca ya da filanca grubun veyahut partinin değil, bir bütün olarak işçi sınıfının olacaktır. İşçi sınıfı, egemenliğini sovyet (ya da konsey) tipi organlar, yani işçi meclisleri aracılığıyla yürütür. Sovyet sisteminin yasalarla tesis edilmiş kalıcı bir tek parti sistemi haline gelmesi düşünülemez. Önemli olan, sovyet sisteminin anayasal olarak bir tek parti sistemine dönüştürülemeyeceği ve partinin bir iktidar aygıtı haline getirilemeyeceğidir.

İşçi sınıfı iktidarında partiler ne olacak? Tek parti iktidarı mı olacak?
Proletarya diktatörlüğü döneminde iktidar işçi sınıfına aittir ve iktidar organları da işçi sovyetleridir. Ancak elbette işçi sınıfının ve diğer emekçi sınıfların, çeşitli bilinç düzeylerini ifade eden farklı siyasal partileri vardır. İşçi sınıfının değişik tabakaları, bu siyasal partiler aracılığıyla iktidar organları olan işçi sovyetleri içinde kendi programlarının hayata geçmesi için çalışacak ve bu uğurda geniş işçi kesimlerinden görev isteyeceklerdir.

İşçi sınıfı iktidarına ve sovyet sisteminin özüne karşı doğrudan yıkıcı faaliyet içinde olmayan tüm siyasal akımlar ve partiler doğal olarak bu sovyetler içinde varolma hakkına sahip olacaklardır. Şüphesiz kimlerin bu sovyetlerde varolma hakkına sahip olacağına işçiler karar vereceklerdir. Kural olarak yukarıda belirtilen temel şartlara uyan her parti ve akımın sovyetlerde varolması doğaldır. Kapitalizmden sosyalizme geçiş döneminde nasıl ki sınıflar ve devlet bir biçimiyle (sönümlenerek) varolmaya devam edecekse partilerin de ancak bu biçimde varolmaya devam edeceği açıktır.

Devrim olduğunda malımıza mülkümüze el mi konacak?Her şeyden önce bu soruyu soran kim? Bu toplumda emekçi sınıfların üyesi herhangi bir kişiden söz ediyorsak, normalde o kişinin zaten devrim sürecinin bir parçası, bir öznesi olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Bu devrimi yapanlar bizzat işçiler ve emekçilerdir. Bunlar kitlesel bir hareketlilik içinde olacaklar, kendi kitlesel örgütlenmelerini oluşturacaklar ve bu örgütlenmeler temelinde bizzat kendileri toplumsal hayatı yönlendirmeye başlayacaklardır. Yani birileri çıkagelip işçi ve emekçi sınıflar adına bir devrim yapmayacak, aksine işçi ve emekçiler bizzat yapacaklar bunu.

Mal mülk meselesine gelince. İşçi ve emekçiler yalnız ve yalnızca gerçekte kendi emeklerinin ürünü olan ve sömürücü kapitalistler tarafından mülk edinilmiş olan üretim ve dağıtım araçlarına el koyacaklar. Yani fabrikalara, bankalara, büyük marketlere, toprağa vb. İnsanların bireysel mülkiyetinde olan, ev, araba, vb. gibi şahsi kullanım araçlarına değil. Şüphesiz burada söz konusu olan, zenginlik ve lüks içinde yüzen sömürücü mültimilyonerler değildir. Normalde insanların ortalama ihtiyaçlarından ve toplumun genel zenginlik düzeyinden çok çok fazla bireysel mülke sahip olan bu zenginlerin bu türden mülklerine de el konacaktır. Diğer taraftan, bizzat üreticiler tarafından gerçekleştirilen devrim, insanların yaşam kalitesini yükseltecek, her türlü gerçek tüketim araçlarının alabildiğine bolca üretilip herkese dağıtılması yolunda çalışacaktır.

Sosyalizm insan doğasına aykırı değil mi?

Bu fikrin temeli esasen insanın “kötü yaratılışlı” olduğu düşüncesidir. Oysa insanoğlu ne iyi yaratılışlı ne de kötü yaratılışlıdır. Tüm diğer canlılar gibi insanın da temel kaygısı kendi varoluş koşullarını güvenceye almak ve geliştirmektir. Bu temel çaba kendisini değişik şartlar altında değişik davranışlarla gösterir. Bu, bencilce davranışlar biçiminde ortaya çıktığı gibi, kolektivist, paylaşımcı, fedakârca davranışlarla da ortaya çıkar. Ancak işin derinine inecek olursak, insanın en temel özelliğinin onun toplumsal bir varlık olması olduğunu, bu nedenle varlığını sürdürme çabasının bireysel olmaktan çok toplumsal, kolektivist bir öz taşıdığını ve bunun başka türlü olamayacağını görürüz. Bencilliğin en azılı savunucuları dahi başları sıkıştığında kendilerine yardım elinin uzatılmasını beklerler. Aslında bu, insanların geneli için oldukça yaygın bir durumdur ve özellikle zor anlarda kendisini tüm açıklığıyla gösterir. Sevdiklerimiz için yaptığımız fedakârlıklar, savaş, doğal afet gibi yıkım durumlarında hep gözlediğimiz büyük yardımlaşma ve özveri bunun ifadesidir.

Bencilliğin, bireyciliğin en büyük propagandasının yapıldığı günümüz kapitalist toplumunda bile emekçi kitleler nezdinde bu tür davranışlar değil, tam aksine özverili ve paylaşımcı davranışlar övgü konusudur. Toplum katında bencillik genelde tasvip edilmeyen bir niteliktir. Bencil insanlar iyi gözle görülmezler, saygınlık uyandırmazlar. Öte yandan, özveri ve paylaşma her şeye rağmen o denli güçlü toplumsal temellere sahiptir ki, egemen kapitalist sınıfın temsilcileri dahi toplumu kendi çıkarları doğrultusunda seferber edebilmek için halkın duyarlı olduğu bu değerleri istismar ederler. “Hepimiz ülkemiz için özveride bulunmalıyız!”, “İnsani yardım için evlatlarımızı diğer ülkelere savaşmaya göndermeliyiz!” vs. vs. Sonuç olarak, tüm bunlar insanın bencil yaratılışlı olduğu düşüncesinin doğru olmadığını göstermektedir.

İşin aslında insan türü gezegen üzerindeki 2 milyon yıllık varlığının sadece son 6 bin yılını sınıflı toplum düzeni altında yaşamıştır. Bu, 24 saatlik günün 4 dakikasına eşittir. Yani insanoğlu 2 milyon yılın aşağı yukarı tamamını sınıfsız, eşitlikçi bir toplumsal düzen altında geçirmiştir. Sınıfsız, eşitlikçi bir toplumun hayal olduğunu söyleyenler insanoğlunun tarihini bilmezden geliyorlar. Üstelik sınıfsız ve eşitlikçi temellerde yaşayan insan toplulukları her şeye rağmen çok yakın zamanlara kadar varlıklarını sürdürdüler ve hatta bu tür topluluklar dünyanın ücra köşelerinde günümüzde bile varlar.

Ancak yine de insanların günümüz kapitalist toplumunun koşulları altında hiç de azımsanmayacak oranda bencilce davranmaya eğilim gösterdikleri bir gerçektir. Burada sorun insanın doğası olmayıp onun içinde yaşamaya mecbur bırakıldığı şartlardır. Bu bakımdan önemli olan şartları değiştirmektir. Öyle ki, insanlar bencilce eğilimler doğrultusunda değil, paylaşımcı eğilimler doğrultusunda davransınlar. İşte sosyalizm, şartların bu yönde bir değişimi ve insanları “bencilce” davranmaya iten nesnel koşulların ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Esasen daha şimdiden kapitalizm altında yaratılmış muazzam üretici güçler özel mülkiyet boyunduruğundan kurtarıldığında büyük bir toplumsal bolluk yaratılacak ve böylece insanlar ihtiyaçlarının tatmini için birbirinin gırtlağına sarılmaya gerek duymayacaklar. Öte yandan buna serbest zamanın artışı ve eğitimin muazzam bir yaygınlaşması eşlik edecek ve bu temelde ilerleyecek sürekli bir kültürel dönüşümle sınıflı toplumun ürünü olan egoizmin kökü daha hızlı kuruyacaktır.

Sosyalizm güzel bir ideal olabilir, ama insanın “manevi yönü” ihmal edildiği için başarısızlığa mahkum değil midir?Bu düşünceyi dile getirenler genellikle dinsel dünya görüşüne mensup olanlardır. Onların sosyalizm hakkında sahip oldukları temelsiz önyargılar burada büyük rol oynamaktadır. Öncelikle en büyük saptırmaca sosyalist düşüncenin kaba maddiyatçılıkla özdeşleştirilmesidir. Bunu yapanlar birbiriyle hiç ilgisi olmayan iki şeyi, sosyalist düşüncenin felsefi temelini oluşturan maddeci (materyalist) felsefeyle maddiyatçılığı kasıtlı olarak aynı şeymiş gibi göstermeye çalışırlar. Gerçekte sosyalist düşünceyi savunanlar bencil maddi çıkarlar üzerine dayanan bu kapitalist düzeninin yıkılması ve yerine toplumsal eşitlik, dayanışma ve paylaşım esasına dayanan bir düzenin kurulması için mücadele ederler.

İkinci olarak, bu suçlamayı yapanların “manevi yön” sözü ile kastettikleri şey dindir. Gerçekte dinin kendisi ebedi bir manevi ihtiyaç olmayıp, insanın cehaletinden kaynaklanan ve ezilen, sömürülen kitlelerin sınıflı toplum düzeninin kötülüklerine karşı kendilerini avutabilmek için inandıkları bir savunma aracıdır. Kötülüklerin temel kaynağı olan sınıflı toplum ortadan kalkınca onun kötülükleri ve bu kötülüklere karşı bir avunma vasıtası olan din de gerekli olmaktan çıkacaktır. Elbette bununla kasıt dinin zor yoluyla ortadan kaldırılacağı değildir. Söz konusu olan dinin varoluş temelinin giderek ortadan kalkmasıdır. Yani, yaşamlarını fiilen üreten insanların artık ürettiklerini toplumsal eşitlik temelinde paylaşabilmeleri nedeniyle, geçmişte ancak din temelinde kavuşabileceklerini düşündükleri toplumsal adaleti bizzat kendi elleriyle bu dünyada yaratmaya koyulmalarıdır. Ne var ki dünyayı kandırmak için işçi sınıfı adına iktidarda olduklarını iddia eden zorba Stalinist diktatörlüklerin, işçi sınıfının sosyalizm hedefiyle hiçbir biçimde bağdaşmayan birtakım zorbaca tutumları, başka birçok konuda olduğu gibi bu konuda da dini inancı olan ve olmayan neredeyse tüm işçi ve emekçi insanların kafasının fena halde karışmasına neden olmuştur.

Öte yandan insanın gerçek manevi ihtiyacı, mevcut toplumsal düzenin insanı alçaltıcı baskılarından kurtularak mutlu olmaktır. Sosyalizm insan mutluluğunun ve tatmininin gerçek temellerini döşeyecektir. İnsanı, gerçekte sömürücü ve baskıcı zorba düzenlerin insanın iç dünyasına yerleştirdiği korku ve endişelerin prangalarından kurtaracak, gerçek bir manevi yücelmeyi hazırlayacaktır.

Sosyalist toplum nasıl bir toplumdur?

Geleceğin sosyalist toplumunun ayrıntılı bir tasvirini yapmak mümkün değildir. Bu Marksistlerin değil ancak falcıların işi olabilir. Ancak Marksistler tarihin genel akış yönüne ve mevcut toplumun gelişim eğilimlerine bakarak geleceğin sosyalist toplumunu karakterize eden bazı temel özellikleri tespit etmekten geri durmazlar. Sosyalist toplumun en temel özelliği, artık sınıfsal bölünmenin ortadan kalkmış olmasıdır. Yani sosyalist toplum sınıfsız bir toplumdur. Sınıfların ortadan kalkmasıyla bundan kaynaklanan tüm sonuçlar da ortadan kalkacaktır. Yani her şeyden önce insanın insanı sömürüsü son bulacaktır, bu nedenle devlet de son bulmuş olacaktır. Siyaset, partiler, bürokrasi, savaşlar vb. hepsi son bulacaktır.

Öte yandan bu toplumda insanlar ihtiyaçları için ortak ve planlı bir üretim yapacaklar ve bu nedenle insan emeğinin ve doğanın israfı son bulacaktır. İnsanlar neye, ne kadar ihtiyaç olduğuna ve bunlar için ne kadar ve nasıl çalışılması gerektiğine kendi özgür ortak iradeleriyle karar verecekler ve uygulayacaklardır.

Sosyalizmde demokrasi var mıdır?Demokrasi bir devlet biçimidir. Sosyalizme varıldığında artık devlet sönümlenmiş olacağı için, ancak devletin var olduğu bir tarihsel dönem boyunca insanların sözünü ettiği ve ihtiyaç duyduğu demokrasi denen yönetim biçimi de tarihe karışmış olacaktır. İşçi ve emekçi kitlelerin en geniş, en tam, en gerçek demokrasiye ihtiyaç duydukları dönem, kapitalist sömürü düzenini tasfiye etmeye giriştikleri işçi iktidarı dönemidir. Onlar bu tasfiye işini başarıp, dünya ölçeğinde tamamladıklarında sosyalizme varmış olurlar. Böylece, daha önceki tarihsel dönemlerde demokrasi sözcüğünün kendilerine ifade etmiş olduğu ne kadar iyi şey varsa bu güzelliklerin tümünü artık devlete, siyasete, bir yönetim biçimi olarak demokrasiye ihtiyaç kalmaksızın fiilen yaşamaya başlarlar. Sosyalist toplum sınıfsız, devletsiz bir toplum düzenidir. Sosyalist toplumda insan, devlet denen aygıta, demokrasi denen yönetim biçimine artık ihtiyaç duymaksızın bir özgür üreticiler birliği olarak kendi kendini örgütlemiş bir özgürlük toplumu olacaktır. Böyle bir toplumsal düzende özgür üreticiler toplumsal yaşamın örgütlenmesini artık öylesine doğrudan biçimde kendi ellerine almaya başlayabilirler ki, tüm siyasi partiler, siyasetle ilgili her şey sönümlenir.

Komünizm nedir, sosyalizmden ne farkı vardır?Bu iki kavram da çeşitli açılardan çeşitli anlamlar ifade ediyor olmakla beraber, burada kastedilen, insan toplumunun gelişmesindeki basamaklar olarak bunların ne anlama geldiği ve bu açıdan aralarındaki farkın ne olduğudur. Marksizme göre kapitalizmin yıkılmasıyla birlikte bir geçiş dönemi başlar ve bu dönemin bitimiyle komünist topluma ulaşılır ki, bu toplum da kendi gelişimi bakımından iki temel evreye ayrılır. Marx bu evreleri komünizmin alt ve üst evreleri olarak adlandırır. İşte komünizmin alt evresine aynı zamanda sosyalizm denir. Bu alt evreye sosyalizm denmesi dolayısıyla, üst evreyi anlatmak için de yine komünizm kavramı kullanılmıştır. Böylece komünizm kavramı hem komünist toplumun alt ve üst evresiyle birlikte tamamını anlatmak için, hem de bu toplumun yalnızca üst evresini anlatmak üzere iki ayrı kapsamda kullanılagelmiştir.

Sınıfsız toplumun bu iki aşaması arasındaki farkı şöyle açıklayabiliriz. Sınıfsız toplumun ilk evresine, sosyalizme varıldığında insanoğlunun binlerce yıllık sınıflı toplum döneminin miras bırakmış olduğu tüm sorunlar henüz tamamen çözülmüş durumda olamaz. Bunlar arasında yalnızca en temel nitelikte olanları, yani sınıflar ve devlet ortadan kaldırılmış durumdadır. İnsanoğlunun genel gelişimi sınıfsız topluma varıldığında da devam edecektir. Temelde üretici güçlerin daha yüksek bir atılımı ve buna eşlik eden bir kültürel dönüşüm sayesinde sınıfsız toplumun daha yüksek aşaması olan komünizme ilerlenecektir. Bu aşamada üretici güçler o denli gelişmiş olacaktır ki, bunun doğuracağı muazzam bolluk sayesinde çalışma bir zorunluluk olmaktan çıkarak artık sadece bir zevk halini alacaktır. İnsanlar büyük oranda zamanlarını ve enerjilerini, kendilerini ve nesillerini özgürce geliştirmeye ve daha yüksek arayışlara adayacaklardır. İşte ancak bu aşamada, insanların toplumdan aldığının ona verdiğiyle orantılı olması ilkesi son bulacak, insanlar topluma verdiği emekten bağımsız olarak tüm ihtiyaçlarını ondan alabilecektir. Böylece, herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre hedefi yaşama geçirilmiş olacaktır. Komünist toplumun ilk aşaması sosyalizmde ise üretici güçlerin bolluk düzeyi henüz bunu mümkün kılamadığı için bölüşüm ancak herkese çalışmasına göre ilkesi temelinde yapılabilir. Bir başka deyişle sosyalizmde orantılılık ilkesi henüz hüküm sürer. Sosyalizmde, çalışabilir durumdaki herkes çalışmak zorunda olacak ve herkes toplumdan çalışmasıyla orantılı olarak alacaktır. Şüphesiz buradaki çalışma, kapitalizmdekinden sonsuz ölçüde farklı bir nitelik taşır. Hem sömürücüler ve hem de onlarla birlikte onların pahalı devleti, bürokrasisi, kapitalizmdeki muazzam israf artık olmadığı için, üretim planlı ve tamamen insanların gerçek ihtiyaçlarına dönük olarak yapıldığı için, sosyalizm üretici güçleri çok daha yüksek düzeyde geliştirir. Böylece sosyalizmde hem ortalama zorunlu çalışma süresi muazzam ölçüde azalır hem de çalışanlara düşen ortalama refah muazzam ölçüde artar.

90’larda yıkılan SSCB bir işçi devleti miydi?
Hayır. Çünkü 1920’lerin ortalarından itibaren yaşanan bir bürokratik karşı-devrim süreciyle, SSCB zaten bir işçi devleti olmaktan çıkarak işçi sınıfı üzerinde bir bürokratik despotik diktatörlük haline gelmişti. Burada Stalin önderliğindeki bürokrasi yeni bir sömürücü egemen sınıf düzeyine yükselmişti. Karşı-devrim sürecinin esasen 1930’ların ortalarında tamamlandığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla 1990’ların başında yıkılan SSCB, bir işçi devleti olmaktan çoktan çıkmış bir bürokratik diktatörlüktü.

SSCB’de hiç sosyalizm oldu mu?

Olmadı, zira sosyalizm ancak dünya ölçeğinde gerçekleşebilir. Başlangıçta SSCB’de olan, sosyalizme doğru bir geçiş döneminin başlamasıydı. Ancak bu geçiş dönemi de 1920’lerin ikinci yarısında Stalinist bürokrasinin karşı-devrimiyle son buldu. O günlerden SSCB’nin yıkıldığı 1990’ların başına kadar geçen yaklaşık 60 yıllık dönem ne sosyalizm ne de geçiş dönemi olup, bürokrasinin işçi sınıfı üzerinde farklı türde bir sınıf egemenliği kurduğu bir bürokratik diktatörlük dönemiydi.

Küba, Çin, Vietnam, Kore sosyalist mi?

Nasıl ki bürokratik karşı-devrimden sonraki SSCB, yani Stalinist SSCB, sosyalist değildiyse, Küba, Çin, Vietnam, Kore vb. de sosyalist değildir. Yukarıdaki soruda (SSCB’de hiç sosyalizm oldu mu?) Stalinist SSCB’nin niteliğine ilişkin olarak söylediklerimiz esas olarak bu ülkeler için de geçerlidir. Ancak bu ülkelerde Stalinist diktatörlüğün kuruluş süreci SSCB’den temel bir farklılık gösterir. SSCB’de öncelikle muzaffer bir işçi devrimi gerçekleşmiş ve işçi sınıfı Bolşeviklerin önderliğinde kendi gerçek iktidarlarını kurmuştu. Orada bir Stalinist karşı-devrimle işçilerin bu iktidarı son buldu. Oysa yukarıda sayılan ülkelerde başlangıçta dahi bir işçi sınıfı devrimi olmamış, bir işçi sınıfı iktidarı kurulmamış ve dolayısıyla sonrasında da bir karşı-devrimle yıkılmamıştır. Aksine buralarda daha baştan doğrudan Stalinist diktatörlükler kurulmuştur. Bu diktatörlükler temelde bir ulusal kurtuluş mücadelesinin sonucunda, Stalinist SSCB’nin bir süper güç olarak varolduğu dünya şartlarında, onu örnek alma yolunu tutan küçük-burjuva önderlikler tarafından kurulmuşlardır. Ancak sonuç olarak kurulan düzen, ülkeler arasında kimi farklılıklar göstermekle birlikte, belirleyici temel nitelikler açısından aynıdır. Dolayısıyla bu ülkelerdeki düzen de Stalinist bürokratik diktatörlük sınıfına girer.,

Küba’ya haksızlık edilmiyor mu? ABD’nin burnunun dibinde küçücük Küba o Amerikan emperyalizmine karşı kahramanca direnmiyor mu? Her şeyden önce, bir ülkedeki rejimin karakteri ahlâki ya da duygusal ölçülere göre değil, nesnel sınıfsal gerçekliklere göre belirlenir. Küba konusunda dünya kamuoyunda nispeten daha sempatik bir havanın olması ve Küba toplumunun bazı özgünlükleri nedeniyle, bu ülkeyi istisna etme eğilimi yaygındır. Ancak bu eğilim nesnel gerçeklerden çok, duygulara ve ahlâki yargılara dayanmaktadır. Küba’daki rejimin ve Castro’nun, bir Kore ve Kim-il Sung rejimiyle aynı algılanmadığına şüphe yok. Bu ülkelerdeki sosyal hayatın bazı önemli farklar gösterdiğine de şüphe yok. Ancak bu farklar temeldeki benzerliği ortadan kaldırmamaktadır. Önceki üç soruda da açıklandığı gibi, Küba’da da, ayrıcalıklı bir bürokrasinin işçi sınıfı ve emekçi kitleleri sömürüsü temeline dayanan bir Stalinist bürokratik diktatörlük kuruludur. Burada da işçiler çalışmakta ve onların artı-emeğine bürokrasi tarafından el konulmaktadır. Burada da işçiler kendi devrimci örgütlülükleri aracılığıyla kendi kendilerini yönetmemektedirler. Neyin, nasıl, ne kadar üretileceğine ve nasıl paylaşılacağına onlar kendi demokratik mekanizmalarıyla karar verememektedirler. Tüm bunlara bürokrasi karar vermektedir. Kısacası üretenler yönetmemektedirler.

Öte yandan ABD’ye kafa tutmak bir ülkeyi ya da lideri kelimenin Marksist anlamında sosyalist yapmaya yetmez. O ülke ya da liderin kendini “sosyalist” ilân etmesi de yetmez. Tek bir ülkede sosyalist bir toplumun kurulamayacağı hususunu bir kenara bırakacak olursak (bkz. Tek ülkede sosyalizm olabilir mi?), bir hareketin ya da ülkenin toplumsal-siyasal niteliğini ancak gerçek sosyal ilişkiler temelinde açığa çıkarabiliriz. ABD’ye kafa tutmaya gelince, bunun, Küba devriminin özünde ABD’ye karşı verilen bir ulusal kurtuluş mücadelesi biçiminde gerçekleşmiş olması nedeniyle bir yandan tarihsel, bir yandan da mevcut durum itibariyle bürokrasinin kendi egemenliğini koruma kaygısıyla alâkalı nedenleri vardır. Esasen Stalinist Küba bürokrasisi, gerek Amerikan gerek Avrupa emperyalizminin ülkeye yatırım yapması vs. için hem halihazırda önemli tavizler vermiş durumdadır hem de sık sık ilân edildiği üzere daha fazlasını da vermeye hazırdır. Aslında buradaki durumun Çin’deki durumdan özde bir farkı yoktur. Sorun şu ki, emperyalist burjuvazi Küba’yı Çin kadar önemli bir ekonomik unsur olarak görmemektedir. Bu da başta Fidel Castro olmak üzere Küba bürokratlarının zaman zaman daha sosyalist görünümlü demeçler vermesine yol açmaktadır.