Beyoglu sinemalarina giden yol, Galatasaray'dan baslardi

Orta okul ve lise yillarimizda, sinema bizim en onemli eglencemizdi. O gunlerde televizyonun esiri olmadigimiz icin, bizim dunyamiz, sinemalardi. Beyoglu sinemalarinin cogu, lisemiz ile Taksim arasina siralanmislardi. Istanbul'da sinema deyince Beyoglu, Beyoglu deyince de akla ilk Istiklal caddesi gelirdi. Beyoglu'nda sinemaya gitmek ayricalikti. Carsamba ve cumartesi gunleri, ogleden sonra seanslarini kacirmazdik. Pazar gunleri ise, herkes kendi semtindeki, sinemalara giderdi. Yeni baslayacak (vizyona girecek) bircok filme bir hafta oncesinden bilet alinirdi. Simdi oldugu gibi, internet ortami olmadigindan, bilet almak icin sinemaya kadar gitmek gerekirdi. Sinemalarin, bilet giselerinin etrafinda ise, mutlaka karaborsacilar bulunurdu. Karaborsacilar, biletleri daha onceden almis olurlar, sizin gitmek istediginiz seansta yer yoksa, bilet fiyatina biraz komisyon ekleyerek, size satarlardi. Karaborsacilari hatirliyor musunuz ?


Emek sinemasi girisi


Emek sinemasi "fuaye"si

Galatasaray'dan baslayarak Taksim'e dogru yururken, ilk once Atlas sinemasiyla karsilasirdiniz. Biraz daha ilerleyip, saga sokagin icine donerek Yeni Melek sinemasina giderdiniz. Cadde uzerinde, Ruya sinemasi sizi cagirirdi. Caddenin solundaki sokaga girince, Emek (eski adi Melek, bina Emekli Sandigina ait oldugu icin, sonradan adi Emek olarak degistirilmis) ve Yeni Ar sinemalari (simdiki adi Sinepop) bulunurdu. Ar sinemasinin hemen yanindaki Bab Kafeterya'ya de ugramadan gecemezdiniz. Bab Kafeterya'da, bozuk para ile calisan, 45'lik plak calan, muzik kutusu bulunurdu. Bab Kafetraya'da once tepsinizi alir, begendiginiz yemekleri secer, kasada parasini oder, koltuklu masalara oturudunuz. Bir seferinde Altan Erbulak'la birlikte oturmustum. Hemen yanimdaki beyaz kutulu sigara paketinin uzerine imza atmasini rica etmistim. Simdi, kimbilir nerededir o sigara paketi ! Taksim' e dogru devam ederseniz, Saray ve Lukssinemalarini gorurdunuz. Fransiz Konsolosluguna gelmeden Lale sinemasini, karsisinda, o zamanin en genc sinemlari olan Fitas ve Dunya sinemalarini bulurdunuz. Taksim'e cikmadan, Siraselviler caddesinin hemen basinda da Venus (eski Taksim) sinemasi bulunurdu. Saray, Emek sinemalari basta olmak uzere, sinemalarda konserler de verilirdi. MFO'yu, ilk Fitas sinemasinda izlemistim (buyuk salon Fitas miydi, Dunya miydi ?). O dunyalar guzeli Elhamra sinemasini da animsayalim. Elhamra'nin luks localari ve koltuklari vardi. Kultur merkezi ve tiyatro olarak da hizmet veriyordu.



Sinema salonlarinin bir ritueli vardi. Once, pirinc cerceveli camekan arkasindaki yasli bayandan biletinizi alirdiniz. O saticilar, neredeyse, yillar yili hic degismezlerdi. Sinema ile butunlesmislerdi. Sonra, kapi girisinde kontrol olur, biletinizi kestirip fuayeye girerdiniz. Fuaye, sinema salonu kadar onemliydi. Son dakika gelmediyseniz, fuayede biraz zaman gecirmek adettendi. Duvardaki buyuk boy afislere bakardiniz. Arkadaslarinizla biraz sohbet ederdiniz. Fuayede, hic yuksek sesle konusulmazdi. Bagirilip, cagirilmazdi. Orada, agir bir hava vardi. Bir kosede duran bufeden gazoz ya da " Sinalco-cola ", "Grappe-fruits" gibi, zamanin modasi olan sodali iceceklerden alirdiniz. Eger yaninizda kiz arkadasiniz varsa, fuayede bir sigara yakardiniz. Derken " Gong" calardi. Emek sinemasinin, altin sarisi perdesi, alttan baslayarak, buzule buzule yukariya dogru kalkardi. Bu arada, salonun lambalari soner, projektorler, perdeyi aydinlatirdi. Gorsel bir solendi. West Side Story filmini, Emek Sinemasinda seyretmistim. Genclerin tel orguye cikma sahnesinde, salonun her tarafindan, sikir, sikir metale tirmanma sesleri gelmisti. Bazi onemli filmleri kac defa seyrettigini arkadaslariniza sorardiniz.


Atlas Sinemasi bileti, 1968, Koltuk sira 11 no 10, 150 kurus

Sinema, buyuk bir endustriydi. Kapida bilet kontrolculari, salonda yer gostericileri, antrakta (arada) dondurma benzeri Kasato ya da Frigo, icecek olarak Fertek gazozu saticilari, yukaridaki kucuk odada makinistleri, karaborsacilari, hatta arada bir gordugumuz patronlariyla, baslibasina bir sektordu. Antrakta, saticilar, tek kollariyla tuttuklari tahta bir tepsiye alttan, bozuk para ile vurur " Frigo-buz, frigo-buz" diye seslenirlerdi.

Bilet ile birlikte size bir de yer kuponu verilirdi. Yer kuponlari, bilet saticisinin yaninda durur, oradan yirtarak, bilete eklerlerdi. Onden ya da en arkadan yer istediginizi onceden soylemeliydiniz. Cok gec kalmissaniz, salon da doluya yakinsa, birlikte gelen arkadaslar, ayri ayri yerlere oturmak zorunda kalirlardi. O gunlerin, sinema deyimlerini bugun bile gunluk hayatimizda kullaniyoruz. " Balkondan bakanlar" Yeni Melek gibi sinemalarin en ust balkonuna oturup, sesleri hic cikmayanlardi. "Parterde kiler" sinemanin zemin katindaki salonunda oturanlardi.


Film makinasi

Eger ust balkonda, en arka siralarda oturuyorsaniz, film makinasinin calisma sesini hafiften duyabilirdiniz. Arkanizdaki duvarda bulunan, kucuk bir pencereden cikan isik huzmesi, uzakta, butun perdeye yayilirdi. Siz, yanlislikla, o pencerenin onunden gececek olursaniz, perdede sizin golgeniz oynardi. Filmin heyecanina kapildiktan sonra, artik o sesi duymazdiniz. Siz de filmin icine giriverirdiniz.


35 mm film

Sinemalarda oynayan 35 mm'lik film seridinin kisa bir bolumune baktiginizda, sanki karelerdeki butun resimler ayni olurdu. Ama, onu bir elinizle goz hizaniza tutup, obur elinizle hizla yukariya cektiginizde, goruntu hareketlenirdi.

Lise sonlara dogru, lisemizin konferans saonunda, bir siir gunu duzenlemistik. Rahmetli Isik Bozkurt ve sevgili Mehmet Karafakioglu ile birlikte yeni siir akimini sunacaktik. Bu soylesiye, gorsel bir katki olabilmesi icin, Sirkeci'deki bircok sinemanin makinistini ziyaret ettim. Onlardan, kullanmayip, kenara attiklari bolumleri rica ettim. Elimde bir tomar film seridi olmustu. Ugrastim, didindim, onlari asetonla birbirine yapistirdim. Yapistirdigim bolumlerin, birbirleriyle hic ilgisi yoktu. Tevfik Fikret salonundaki soylesi gununde, karartilmis salonda biz " yeni akim"dan siirler okurken, perdede de, benim hazirladigim film gosterilmeye basladi. Yeni siir akimindaki siirleri anlamasi zaten zordu; perdedeki goruntu de bir dereden, bir tepeden olunca, goruntu ve siir, birbirlerini pek butunledi. Izleyiciler ne yapti, onu ise hic bilmiyorum.


Makinist

Makinistler, filmi baslattiktan sonra, ilk bobin bitinceye kadar, daha baska deyimla antrakt (ara) oluncaya kadar, rahatlardi, keyiflerine bakarlardi. Bu arada, film kopabilir, netligi bozulabilir ya da sesi kisilabilirdi. Salondaki herkes, hep bir agizdan " Makiniiiiiiiiist, ses" diye bagirirdi. Yetmezdi, islik calardik. Neden sonra, makinist uyanir, arizayi giderirdi. Ama, bu arada, esas oglan kizi opmus muydu, katil pencereden atlamis miydi, bengal kaplani Mihrace'yi yemis miydi, onu kacirirdik.


Alkazar sinemasinin girisi


Olaganustu tavan susleri

Eski sinema salonlarinin herbiri, neredeyse, birer sanat eseriydi. Atlas sinemasi, saray gibiydi. Alkatraz sinemasinin (onceleri ismi Elektra'ydi) girisinde, heykeller, oymalar sizi karsilardi. En eski yapilardan biriydi. Emek sinemasinin perdeleri, insani buyulerdi. Daha niceleri ..... hepsi, sinemayi bir sanat ve hayal dunyasina donustururdu.


Inci pastahanesi

Beyoglu'nda sinemaya gitmek ana amacimiz olmasina ragmen, bu konunun bir dizi tamamlayicisi vardi.

Henuz ogle yemegi yememisseniz (ki genellikle oyle olurdu), ya Levent bufe'ye gidip, aci hardalli sosili bir sandvic yiyecektiniz, ya amerikan salatasi esliginde kadin budu kofteli bir sandvic alacaktiniz, ya da paraniz varsa (o, hic olmazdi) Haci Salih gibi biraz daha nezih lokantalara gidecektiniz. Sinema cikisina kadar bekleyemeyecekseniz, hemen yemek sonrasinda Inci Pastahanesi 'ne ugrayip, profiterol kasiklayacaktiniz. Istiklal caddesinde bazen, cift kapakli, beyaz tahta kutulari kollarina takarak dolasan lahmancunculara da rastlardiniz. Saray Muhallebicisi'ne gitmek de Beyoglu'nun gelenekleri arasindaydi. Iki katli salonu vardi. Keskul, tavuk gogsu, muhallebi derken iyice doyardiniz.

Daha, sinema saatine vakit varsa (bu saat hic degismezdi, 14.15 ya da 14.30 seansina giderdik), "Topal Saim" ya da " Tivoli" salonlarinda, biraz langirt ya da tilt oyanayabilirdiniz. Rahmetli Bulent Duran arkadasim tilt makinalarina sari 25 kurusluk yetistiremezdi (Rahmet icinde yatsin). Yeni Melek sokagindaPasifik Bufe vardi. Atlantik Bufe de ugrak yerlerimizden biriydi. Atlantik Bufe'de, sosisi tabakta yerdiniz. Yaninda, patates tava ya da pilav olurdu.

Biraz daha delikanliysaniz, Cicek Pasaji'nda Arjantin bira icerdiniz (cekerdiniz). Haftalik kirtasiye ihtiyacinizi, bu arada halletmeliydiniz. Sonra, sinema saati gelirdi.

Saat 16.30 gibi cikista ise, hepimizin uzerine tatli bir huzun cokerdi. Gun bitmis, okula geri donme saati gelmis olurdu. Agir, agir yola koyulurdunuz. Hala yiyecek yeriniz varsa, bir bufede ambalajsiz olarak satilan, meshur, Beyoglu cukulatalarindan bir baton alirdiniz. Suarelere pek gidemezdik. Hafta icinde olanak bulamazdik. Hafta sonlarinda ise, calisacak derslerimiz olurdu.


John Wayne

Canim bir turlu bu fotografi kucultmek istemedi. Madem sinemadan konusuyoruz, o havayi sizlere yeniden yaratmam lazimdi. Dev ekran degilse bile, buyuk boyutlu bir fotograf, sizi o eski gunlere goturebilirdi. IsteJohn Wayne, butun hasmetiyle atinin uzerinde. Ne gunlerdi onlar ! Biz de seyrettigimiz kovboylarla birlikte dort nala, Arizona collerini dolasir, kzilderililerle savasirdik.

Baslangicta, filmler siyah-beyaz olurdu. Baska turlusunu bilmedigimiz icin, bunu hic yadirgamazdik. Sanra, sonra, renkli filmler cikti. Cikti dedigime bakmayin, birden bire degil, yavas yavas ciktilar. Ne mi demek istiyorum ? " Kismen renkli" filmleri hatirliyor musunuz ? Zeki Muren de filmlerini kismen renkli cekmeye baslamisti. Film siyah beyaz baslar, sarki bolumlerine geldigi zaman, birdenbire renklenirdi. O bolumleri, seyrederken, nefesimizi tutardik.

Isterseniz, simdi, Eski Sinemalar isimli guzel siire bir daha kulak verelim. Bakin, Attila Ilhan bize nasil sesleniyor ?

Eski sinemalar

karanliga dagilan o cocuk ben miyim
beni mi kovaliyor tabancali adamlar
issiz saraylarin gungormez prensiyim
yalnýzligimi belki de ask tamamlar
bilmek zor hangi filmin neresindeyim
ne yapsam icimde o eski sinemalar

galiba tahtabacak korsan gemisindeyim
prensesler cariyem akdeniz bana dar
gunlerdir teksas`ta eskiya izindeyim
hizli tabanca ceken ustume kim var
tarzan zor durumda yetismeliyim
ne yapsam icimde o eski sinemalar

kanli bir sarisinla sanghay trenindeyim
takma kirpiklerinde hulyali dumanlar
yabancilar lejyonu`nda fransiz tegmeniyim
belki harp divanindan idamim cikar
bitmiyor nedense baslayan hicbir film
ne yapsam icimde o eski sinemalar



Attila Ilhan


Robert Taylor


Quo Vadis

Robert Taylor, muthis bir adamdi. Hepimiz onu tanirdik. Quo Vadis filmi, belki de bizi latince ile tanistiran ilk olaydi. Baslangicta "Quo Vadis"in ne oldugunu anlamamistik. Sonralari, tam tercumesinin " Nereye gidiyoruz ?" , yorumunun ise "Bu isin sonu ne olacak ?" demek oldugunu ogrendik. Quo Vadis filmini,Cemberlitas sinemasinda seyrettigimi cok iyi hatirliyorum. Roma'nin alevler icinde yandigi sahne beni cok etkilemisti. Nasil etkilemesin, film, alir bizi icine cekerdi. O ani, o olaylari yasaradik.


Ruzgar gibi gecti

Ruzgar Gibi Gecti, dillerden dusmeyen, dunyayi saran bir filmdi. Biraz uzundu ama, savas, ask, nefret, kin, dusmanlik, duygu ....hersey vardi. Bu filmden de aklimda kalan, gercekten yukaridaki afisteki fondu. Uzakta, sehir alev alev yaniyor, biz uzaklardaki bu sehri gormuyor ama gogun kizilligi karsisinda derin derin ic cekiyorduk. Muthis bir sahneydi.


Doktor Jivago

Doktor Jivago ! Kimbilir kac defa seyrettim ? Ilk defa 1984 yilinda Paris'te staj yaptigim sirada seyrettim. O zaman, filmler, gunu gunune Turkiye'ye gelmezdi. Bazen 6 ay, cogu zaman 1 yil sonra gelirdi. " Sinemaya gitmek istiyorsan, guzel bir film basladi" dedi dostlarim. Oralarda, onceden bilet alamiyorsunuz. Karaborsayi onlemek icin, her seansin bileti, saatinde satiliyor. Ben de kuyruga girdim. Daha Dr Jivago filminin konusunun ne oldugunu bilmiyordum. On yargisiz, salona girdim. Derken, film basladi (Bu arada filmin, dogal olarak, alt yazisiz oldugunu da soylemeliyim). Derken muthýs bir muzik ruhumun derinliklerine isledi. Iki ask arasinda kalan Omer Serif' in kimi tutmasi gerektigine karar veremedim. Olaganustu kar sahneleri, dev ekranda beni buyuledi. Hele su en son sahne ! Omer Serif, pardon Dr Jivago, tramvayda giderken, yillardir aradigi kadini kaldirimda yururken goruyor, tramvay kadinin yanindan geciyor, Dr Jivago seslenmek, el etmek icin cirpiniyor ............ ve kalbi bu heyecana dayanamayarak yigilip kaliyor ! Olacak sey miydi bu ! Tam da yakalamisken ! Film bittiginde, ben hala yerimde oturmus, bugulu gozlerle beyaz ekrana bakiyordum.


Ben-Hur

Ben-Hur da dev produksiyonlardan biriydi. Muhtesemdi. Sonralari birkac defa daha televizyondan seyrettim ama, ne yalan soyleyeyim, bir filmi televizyondan seyretmek, Leonardo da Vinci'nin bir eserini pul uzerinde seyretmekle esdeger. O karanlik salon, o buyuk ekran, o ses duzeni bambaska. Gercek sinema keyfi, sinema salonlarinda yasanmali. Simdi ise, her aksam, televizyonlarda, en 10'a yakin film karsimiza geliyor ama o an, etrafinizdaki seslerden ve olaylardan, film kendi basina oynuyor, biz, goz ucuyla takiliyoruz.


Planete interdite - Yasak Gezegen

Hepimiz gizemli filmlere bayilirdik. Bilim Kurgu ile bir kere tanismistik, artik ondan vazgecemezdik. Baytekinler artik hayatimizdaydi. Bugunku teknoljinin yaninda, o gunun filmleri cok komik kalabilirdi. Olsun, biz, 36 kisim, tekmili birden filmler seyretmeye alismistik. Yasak Gezegen, Star Wars'tan cok once hayatimiza girmisti.

Bazi sinemalarda, iki film birden oynardi. Siz, asil gormek isteyeceginiz filmin saatini iyi ayarlamaliydiniz. Cogu zaman, birinci filmin yarisinda girilir, ikinci film seyredilir; sonra birinci filmin basi seyredildikten sonra cikilirdi.

Sinemalarda oynayan filmler kadar, asil film baslamadan once oynayan "Pek yakinda" , "Gelecek program " ya da reklamlar cok ilgimizi cekerdi.




Yabanci film afisleri

Yazlik sinema

Okul doneminde kacirdigimiz filmler olursa, onlari, "yazlik sinema"larda seyrederdik .Yazlik sinema ? Ne guzel gunlerdi onlar ! Bazen, haftanin her gunu, ayri bir yazlik sinemaya giderdik. Yazlik sinemalarin tahta iskemleleri rahatsiz olurdu. Oturdugumuz yer yakinsa, kollarimizin altina minderlerimizi, ellerimize cekirdeklerimizi alir giderdik. Yazlik sinemalarda, cekirdek "citalatmak" serbestti. Bu da buyuk bir ozgurluktu. Hafif bir ruzgar, bizi serinletirdi. Hatta bazen uzerimize giyecek birseyler alirdik.

1973'te Oyak-Renault'da ise baslamistim. Yazlari Mudanya'ya yakin, Burgaz'da otururduk. Bir aksam, cocuklari ve komsularin cocuklarini alarak "Jaws - Denizin Disleri" filmini seyretmeye gittik. Her yer doluydu. Oturacak bir iskemle aradim. Bir kenarda, bozuk ve kirik iskemleler ust uste yigilmisti. Onlardan almak istedim. Hatirlarsaniz, iskemlelerin sirasi bozulmasin diye, beserli, altisarli, arka ayaklarindan uzun bir tahtaya civilenirlerdi. Oradaki iskemleler de oyleydi. Onlari almak isterken, bir iskemle, arkasindaki civili tahta ile birlikte kafama dustu. Birden basimdan kanlar akmaya basladi. Ustumdeki giysi kanlar icinde kalmisti. Ev yakindi. Cocuklari orada birakip, ustumu degistirmek icin, eve geldim. Jaws filmi zaten korkunctu; herkes kanlar icinde kaliyordu. Ben de seyircilerin arasinda kanlar icinde dolasirken, herkes cok korkmus olmali.

Yazlik sinemalar, yakin zamanlara kadar vardi; simdi onlar da tarihin derinliklerine gomulduler. Sinemanin mertligini televizyon bozdu.


Yerli film afisleri


Ayhan Isik


Muzaffer Tema


Turkan Soray


Vahi Oz

Yerli filmlerin de tadi bir baskaydi. Cahide Sonku'nun "Kahveci Guzeli", Ayhan Isik'in "Simal Yildizi",Fikret Hakan'in "Dokuz Dagin Efesi", Nedret Guvenc ve Muzaffer Tema 'nin "Hickirik"i, Belgin Doruk'un "Kucuk Hanimefendi"si, Sezer Sezin'in "Sofor Nebahat"i, Esref Kolcak'in "Bir Soforun Gizli Defteri",Colpan Ilhan'in "Zumrut"u unutulmayanlar arasindaydi.

Ayhan Isik, Turkan Soray, Belgin Doruk, Filiz Akin, Muzaffer Tema, Erol Tas, Fatma Girik, Hulya Kocyigit, Ediz Hun.... daha niceleri, bizim aileden biri olmuslardi. Vahi Oz'un komik halleri, hepimizi guldururdu. O yillarda, yerli filmleri, artistler seslendirmezdi. Seslendirmeler sonradan yapilirdi. " N'ayir, n'olamaz" gibi, zihnimize kazinan ses mimikleri olurdu. Vahi Oz'un Mualla'siyla basi hep belaya girerdi.


Metin Oktay

Okulumuzun yetistirdigi degerlerden, buyuk futbolcumuz Metin Oktay da yerli filmler furyasina katilmis, gencliginde filmler cevirmisti.


Dunyayi Kurtaran Adam Cuneyt Arkin

Bir suredir CNBC televizyonunda, persembe aksamlari bir dizi oynuyor: 24. Ajan Bauer dunyayi kurtarmaya calisiyor. Galiba besinci bolumu izliyoruz. Hafta icindeki reklamlarinda da, "Bir kisi, dunyayi kac defa kurtarabilir ?" diye tanitiliyor. Oysa, bizim Cuneyt Arkin'imiz, o gunlerde dunyayi coktan kurtarmisti ! Sen bir tanesin Malkocoglu, sen bir tanesin Karaoglan !