HEKİMİN HUKUKİ SORUMLULUĞU


Cengiz KAYA

Bitlis Hâkimi

Giriş

Hekimin sorumluluğu, kusur sorumluluğu olabileceği gibi, sebep so­rumluluğu da olabilir. Hekimle hasta bir sözleşme ilişkisine girmişlerse, hekimin sorumluluğunun kaynağını bu sözleşme oluşturur. Hekimle hasta arasında bir sözleşme ilişkisi mevcut değilse, sorumluluğun kaynağını hak­sız fiil teşkil eder. Hekimin sorumluluğunun kapsamı, hekimle hasta ara­sında bir sözleşme ilişkisinin mevcut olup olmamasına göre farklılık göste­recektir.
Bu çalışmanın konusu, hekimin hukuki sorumluluğudur. Ülkemizde, hekimin sorumluluğunu düzenleyen özel yasa hükümleri bulunmamaktadır. Genel nitelikte, hekimin sorumluluğuna esas olabilecek hükümler, 1982 Anayasası’nın kişinin dokunulmazlığını ve yaşama hakkını düzenleyen 17’nci maddesi, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi, Tababet ve Şuabatı Sanatla­rının Tarzı İcrasına Dair Kanun, Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, Adli Tıp Mü­essesi Kanunu, Hususi Hastaneler Kanunu, Tababeti Adliye Kanunu, Türk Tabip­ler Birliği Kanunu ve Sağlık Bakanlığı Hasta Hakları Yönetmeliği’dir.
I. Hekimin sözleşme ilişkisinden doğan sorumluluğu

A. Genel olarak

Hekim ile hasta sarih veya zımni irade ile bir sözleşme ilişkisine gir­mişlerse, hekimin hukuki sorumluluğunun kaynağını bu sözleşme oluşturur. Sözleşme sorumluluğu, bir sözleşme ile taahhüt altına girmiş olan tarafın, bu sözleşmeden doğan yükümlülüklerini hiç veya gereği gibi ifa etmemesi so­nucunda, sözleşmenin karşı tarafına vermiş olduğu zararı tazmin yükümlü­lüğünü ifade eder.
Hekim, kural olarak, hastayı aralarında yaptıkları bir anlaşmaya göre tedavi eder. Bu anlaşma, tedavi sözleşmesi veya hekimlik sözleşmesi şek­linde adlandırılmaktadır. Bu sözleşmeyle hekim, öncelikle tıp bilimi ve uy­gulamasının öngördüğü esaslar çerçevesinde gerekli teşhisi koymak ve ko­nulan teşhisi seçip hastasına uygulamakla yükümlüdür. Hekim tedavi söz­leşmesinden kaynaklanan yükümlülükleri ihlal ederse, tedavi sözleşmesine aykırı davranıştan dolayı sorumlu olacaktır.[1]
B. Hekimin sözleşme sorumluluğunun şartları

1. Sözleşmenin varlığı
Hekimin sözleşme sorumluluğundan bahsedebilmek için, öncelikle, hekimle hasta arasında kurulmuş bir tedavi sözleşmesi gerekir. Tedavi söz­leşmesinin kuruluşu genel esaslara tabidir. Dolayısıyla, tarafların karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamalarında bulunmaları sözleşmenin kurulması için yeterlidir (BK madde 1/2). Tedavi sözleşmesinin kurulmasında şekil serbes­tisi kuralı geçerlidir. Yani, irade beyanlarının belirli bir şekilde ya­pılma zo­runluluğu yoktur.
Medeni Kanun hükümlerine göre tam ehliyetliler, ayırt etme gücüne sahip, ergin ve kısıtlı olmayanlar tedavi sözleşmesini tek başına yapabilirler (TMK madde 9, 10). Sınırlı ehliyetsizler de tedavi sözleşmesini, kural ola­rak, tek başına yapabilmelidir.[2] Ancak, Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcra­sına Dair Kanun’un 70’inci maddesi, hastanın küçük veya kısıtlı olması duru­munda, veli veya vasinin izninin alınmasını aramaktadır.[3] Aynı şekilde Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 24’üncü maddesinde, hasta küçük ya da mahcur ise velisinden veya vasisinden izin alınmasını aramaktadır.[4] Tam ehliyetsizle­rin fiil ehliyeti hiç yoktur. Bu nedenle, tedavi sözleşmesinin ka­nuni temsilcileri tarafından yapılması gerekir.
2. Sözleşmenin ihlali
Sözleşmenin ihlali, ifa etmeme, kötü ifa ve gereği gibi ifa etmeme ola­rak karşımıza çıkar.
Hekimin hastaya karşı borçlanmış olduğu şey “edim fiili” midir; yoksa “edim sonucu” mudur? “Edim sonucu”nda borçlu, belirli bir sonucu alacaklıya sağlamayı borçlanmaktadır. Bu nedenle borçlu, borçlandığı edim sonucunu yerine getirmedikçe, her türlü edim fiilini gerçekleştirmiş olsa bile, ifada bulunmuş olmaz.[5] “Edim fiili”nde borçlunun borcunu ifa etmiş kabul edilmesi, “edim fiili”ni sözleşmeye uygun olarak yerine getirmesine bağlıdır. Yani edim fiilinde sonucun sağlanmış olması aranmaz. Vekalet sözleşmesinde vekilin müvekkile karşı borçlanmış olduğu şey “edim fi­ili”dir. Bir vekalet sözleşmesi olan tedavi sözleşmesinde, bir hekim yapmış olduğu bir ameliyatta gerekli dikkat ve özeni göstermişse, ameliyat sonucu itibari ile başarılı olmasa bile, hekim edimini yerine getirmiş olur.[6]
Hekimin tıbbi yardımı iyileştirme amacıyladır; fakat hekimin iyileş­tirme yükümlülüğü yoktur. Çünkü, hekimin hastaya karşı borçlanmış olduğu şey “edim fiili”dir. Hekim tıp ilminin kendisine yüklediği bütün kuralları yerine getirirse, hastaya olan borcunu ifa etmiş olur. Gerçekten, hekim, tıbbi yardım ve el atmanın iyileşme ile sonuçlanacağını değil, tıp ilminin zarar vermeyecek şekilde uygulanacağını taahhüt etmektedir. Hekimin bu taah­hüde aykırı davranması sözleşmeye aykırılık teşkil eder.
3. Zarar
Zarar, hekimin sorumluluğunun en önemli şartını teşkil eder. Zira, za­rarın bulunmadığı yerde tazmin yükümlülüğü söz konusu değildir.
Zarar, dar anlamda zarar ve geniş anlamda zarar olarak iki farklı şe­kilde kullanılmaktadır. Dar anlamda zarar ile zarar gören kişinin malvarlı­ğındaki eksilme ifade edilmektedir. Geniş anlamda zarar kavramıyla ise, kişinin malvarlığına ilişkin zarar olan “maddi zarar”[7] ile kişinin şahıs varlı­ğına ilişkin zarar olan “manevi zarar”[8] ifade edilmektedir.[9]
Hekimin sorumluluğunda zarar, insan yaşam ve sağlığı ile ruhsal bü­tünlüğünde oluşan istenmeyen değişikler şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Hekimin faaliyeti, genel olarak, hastanın beden bütünlüğü ve sağlık değerine yöneldiğinden hasta, maddi ve manevi zarara uğrayabilir. Tedavi sözleşmesi sonucu zarara uğrayan hastanın maddi zararları, tedavi giderleri, işgücü kaybı, destekten yoksun kalma ve ölüm nedeniyle diğer maddi za­rarlardır. Hastanın manevi zararları, hayat zevkinde ve sevincinde azalma olması sonucu uğradığı ruhi zararlardır.
4. Kusur
a. Kusur kavramı
Kusur, hekimin tedavi sözleşmesinin kendisine yüklediği yükümlü­lükleri kasten veya ihmal ile ihlal etmiş olmasıdır.[10] Başka bir anlatımla ku­sur, olması gereken davranışta gösterilen irade eksikliğidir. Hekim yö­nün­den kusur, ister sözleşmeden ister haksız fiilden kaynaklansın kurucu unsur­dur.
b. Kusurun çeşitleri
Sorumluluk hukukunda kusur, kast ve ihmal olarak ikiye ayrılır. Zara­rın kasten veya ihmalen verilmesi, yani kusurun ağırlığı, belirlenecek tazmi­natın miktarı yönünden önem taşır.
Kast, hukuka aykırı sonucun, bizzat istenerek meydana getirilmesidir. Örneğin, hekimin, yüksek tedavi ücreti almak için, tedavi süresini bilerek uzatması, gereksiz ameliyat etmesi kasıtlı davranışlardır. İhmal, borçlunun hukuka aykırı sonucu istememekle birlikte, böyle bir sonucun meydana gelmemesi için, şartların gerektirdiği özeni göstermemesidir. Örneğin, has­tanın karnında pens unutulması, ihmali bir davranıştır. İhmalin belirlenme­sinde kıstas, hekimin mensup olduğu kategori içinde yer alan, ortalama bir kişinin aynı hâl ve şartlar altında göstereceği davranıştır. Örneğin, pratisyen hekimin davranışı, ortalama seviyede, makul bir pratisyen hekimin davranı­şıyla; uzman hekimin davranışı, orta seviyede uzman hekimin davranışı ile kıyaslanır.
c. Meslek kusuru
Hekimin hukuki sorumluluğu incelenirken üzerinde durulan önemli hususlardan biri de “meslek kusuru”dur.[11] Hukukumuzda meslek kusurunun tanımı yapılmamıştır. Bu konuda genellikle kabul edilen tanımlamaya göre meslek kusuru, tıp ilminin genel olarak tanınan kurallarının kusurlu ihlali­dir[12]. Yani, hekimin tıp ilmi ve uygulamasında bilinip kabul edilmiş kural­ları gerekli dikkat ve özenin eksikliği nedeniyle nazara almamasıdır.[13]
Meslek kusuru tanımına göre bu kavramın “tıp ilminin genel olarak tanınmış kuralları” ve “tıp ilminin genel olarak tanınmış kurallarına aykırı­lık” olmak üzere iki unsuru vardır.
Tıp biliminin genel olarak tanınıp kabul edilmiş kurallarının tespiti mahiyeti gereği oldukça zordur. Tıp bilimince genel olarak bilinen ve tanı­nan bir kuralın varlığı için, hekimlerin büyük çoğunluğu tarafından aynı ve benzer olaylarda sürekli uygulanıyor olması gerekir.[14]
Tıp bilimi tarafından bilinen, fakat henüz yeterince yaygın bir uygu­lamaya kavuşmamış yöntemleri de hekim uygulayabilir. Ancak, söz konusu yöntemin uygulanması için, tıp biliminde genel olarak tanınmış bir yönteme oranla daha fazla iyileştirme şansı vermelidir.[15]
Meslek kusuru kavramı, sadece, meslek kurallarına aykırılıktan ibaret değildir. Yani, hekim, sadece meslek kurallarına uymakla sorumluluktan kurtulamaz. Hekimin sorumluluktan kurtulabilmesi hem meslek kurallarına uymasına hem gerekli dikkat ve özeni göstermesine bağlıdır.[16]
Meslek kusuru, kusurun çeşitlerinden ihmal kavramı içinde değerlen­dirilebilir.[17]
5. İlliyet bağı
Hekimin sözleşmeden doğan sorumluluğu için gerekli olan son şart, sözleşmenin ihlali ile zarar arasında uygun illiyet bağının bulunmasıdır. Başka bir deyişle, zarar, hekimin sözleşmeye aykırı davranışı nedeniyle meydana gelmiş olmalıdır. Ancak, sözleşmenin ihlali normal hayat tecrübe­sine göre zararı doğurmaya elverişli değilse, hekim sorumlu tutulamaz. Böyle bir durumda uygun olmayan illiyet bağından söz edilir. Örneğin, he­kimin telefonla yaptığı görüşmede muayene saati verdiği hastanın yolda otomobille gelirken geçirdiği bir trafik kazası neticesinde ölümü ile hekimin davranışı arasında uygun illiyet bağı yoktur.[18]
Hekimin tıbbi yardım sırasındaki kusuru, doğal gelişmeyi etkilemiş ve zararlı sonucun gerçekleşmesini önemli ölçüde artırmış ise illiyet bağının varlığı kabul edilmektedir.[19]
Sözleşmenin ihlali ile zarar arasında uygun illiyet bağının ispatı has­taya aittir. Hastadan kesin bir ispat yerine emarelere dayalı bir ihtimali is­patlaması istenir.
C. Hekimin sözleşme ilişkisinden doğan yükümlülükleri

1. Hastanın rızasının alınması

a. Genel olarak
Tıbbi müdahalelerin hukuka uygunluğunu belirleyen temel şart, hasta­nın rızasının varlığıdır. Çağdaş hukuk sistemlerinde kişiye, kendi geleceğini bizzat tayin hakkı tanınmaktadır. Hastanın tıbbi müdahaleye rıza gösterme­sinin aranması, kişinin kendi geleceğini tayin hakkından kaynaklanmaktadır.
Hukukumuzda, kişinin dokunulmazlığı ve yaşam hakkını düzenleyen 1982 Anayasası’nın 17’nci maddesi ile kişilik haklarına saldırıyı düzenle­yen Türk Medeni Kanunu’nun 24’üncü maddesinden kişinin kendi geleceğini tayin hakkı­nın varlığı çıkarılabilir. Anılan maddelere göre, kişinin rızası olmaksızın, kişilik haklarının kapsamına giren hayatına, sağlığına ve vücut bütünlüğüne yapılacak her türlü müdahale hukuka aykırıdır.[20]
b. Rızanın konusu
Rıza fiilen tedaviye ilişkin olmalıdır. Bu nedenle, hasta, tıbbi müda­halenin yürütülmesinde meydana gelen değişiklerden haberdar edilmelidir. Bu kural, hastanın birden fazla tedavi metodundan birini seçtiği durumlarda da geçerlidir. Hekim hastanın seçtiği tedavi metodunu dikkate almayarak, yani, hastanın rızasını almadan, bir başka tedavi metodunu yürütülmesine karar veremez.[21]
Uygulama da, ameliyat öncesi, hekim tarafından, hastadan rıza belgesi alınmaktadır.[22]
c. Rızanın sınırı
Kural olarak, bir kimse kişilik haklarına müdahaleye izin verirse, ya­pılan eylem hukuka uygun sayılır ve sorumluluk doğmaz. Tıbbi müdahale için de bu durum geçerlidir. Ancak, insan kendi vücudu üzerinde mutlak ve sınırsız bir hakka sahip değildir. Nitekim, Türk Medeni Kanunu’nun 23’üncü maddesinde kişinin şahsiyet hakları kapsamına giren varlıkları, kanuna ve genel ahlaka aykırı olarak ortadan kaldıran ve aşırı derece sınırla­yan her türlü işlem geçersiz sayılmıştır. Hastanın rızasının geçerli olabilmesi için, rızanın kanuna, kamu düzenine ve ahlaka aykırı bir nitelik taşımaması gere­kir (BK madde 20). Örneğin, ötenazi konusunda, hastanın rızasının doktoru so­rumluluktan kurtarmaması gerekir. Çünkü, Anayasa ile güvence altına alınan yaşam hakkının ihlali söz konusudur.[23]
Araştırma amacıyla hastaya yapılacak bir müdahaleden önce hastadan izin alınması, Anayasa tarafından güvence altına alınmıştır. Anayasa madde 17/2 hükmünde, tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamayacağı belirtilmiştir. Dola­yısıyla, hastanın rızası alınmadan deneysel nitelikli bir tedavi metodu­nun uygulanmasından, hekim sorumlu olacaktır. Özellikle araştırma çalış­mala­rında, kobay görevi yapacak hastanın rızasının serbestçe ve hiçbir etki al­tında kalmadan alınması gerekir. Hekim deney yapılacak kişiye, deneyin doğuracağı muhtemel kötü sonuçları bildirmek zorundadır.[24] Bu bağlamda yeni tedavi metotlarının uygulanabilirlik kazanabilmesi için, bunun tıp bili­minde genel olarak kabul edilmiş olması gerekir. Deney aşamasındaki bir tedavi metodu, yeni bir metot olarak kabul edilmeyecektir.[25]
d. Rızadan cayma
Kişinin kendi geleceğini bizzat tayin hakkının sonucu olarak, tıbbi müdahale için verilmiş olan rıza her zaman geri alınabilir. Bu hastanın kendi geleceğini bizzat tayin hakkının bir sonucudur. Teşhis ve tedaviye başlan­mışsa ve bunun yarıda bırakılması hastanın ölümüne veya sağlığı açısından çok ağır bir zarara yol açacaksa, hasta rızasından caysa da, hekimin tedaviye devam etmesi gerektiği savunulmaktadır.[26]
e. Rıza için hastanın aydınlatılması gereği
ea. Genel olarak
Rıza beyanının geçerli olması için, hastanın yapılacak tıbbi müdahale konusunda hekim tarafından aydınlatılması gerekir.[27] Hasta aydınlatılmadan kendi üzerinde yapılacak el atmaların tehlikesini anlayamayacağı gibi, sağ­lığı ve hayatı konusunda serbestçe karar vermesi de mümkün değildir. Bu nedenle hukuki açıdan hastayı aydınlatma, hastanın rızasının şartı olarak değerlendirilmektedir. Yargıtay, karnındaki rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırılan “y” nin jinekolojik muayenesi sırasında kızlık zarının yırtılması ile ilgili kararında, bu tür muayenelerde bazen kızlık zarının bozulabileceği tıbbi adli raporunda açıklandığından, nadiren de olsa böyle bir sonucun meydana geleceği açıkça davacıya anlatılması gerekirdi, demektedir.[28]
Hukuki düzenlemelerde hekimin aydınlatma yükümlülüğünden açıkça bahsedilmese de, ülkemizde hekimin aydınlatma yükümlülüğünün mevcut olduğu kabul edilmektedir.[29] Nitekim, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi’nin 14’üncü maddesinin 2’nci fıkrasında, hastanın maneviyatı üzerinde fena tesir yapmak suretiyle hastalığın artması ihtimali bulunmadığı takdirde, teş­hise göre alın­ması gereken tedbirlerin hastaya söylenmesi gerektiği düzen­lenmiştir. Bu hükümden, dolaylı olarak hekimin aydınlatma yükümlülüğünü çıkarmak mümkündür.
eb. Aydınlatma yükümlülüğünün kapsamı
Türk hukukunda, hekimin aydınlatma yükümlülüğünün kapsamını be­lirleyen genel bir kural yoktur. Ancak, aydınlatmanın kapsamı belirlenirken, aydınlatmanın türüne bağlı olarak, ülkenin sosya-kültürel yapısı ve somut olayın şartları belirleyici olmalıdır.[30] Yani, aydınlatmanın kapsamının tayi­ninde, hastanın eğitim durumu, zeka seviyesi ve hastalık nedeniyle edindiği tecrübe dikkate alınmalıdır.[31]
Acil bir tıbbi müdahale gerektiren bir durumda, aydınlatmanın geniş kapsamlı olması beklenemez. Hekimin yapacağı tıbbi müdahalede risk bü­yükse, aydınlatmanın da ayrıntılı yapılması gerekir.[32] Örneğin, cinsiyet deği­şikliği, doku ve organ nakli ve estetik ameliyatlarda aydınlatmanın kapsamı daha geniş olmalıdır.
Aydınlatma konusu, teşhis ve buna bağlı tehlikeler yanında, uygulan­ması gereken tedavinin şekli, özellikle müdahalenin tarzını kapsamalıdır.[33] Hekimin hastayı kendi durumu, ilaçların etkileri ve iyileştirme sürecinin işleyişi konusunda bilgilendirmesi gerekir. Hekimlerin hastalarını tedavi ve operasyonun ekonomik maliyeti konusunda da aydınlatması gerektiği ileri sürülmektedir.[34]
Hastanın tıbbi müdahale konusunda aydınlatılması, tıbbi müdahaleden önce gerçekleşmelidir.
Aydınlatma açısından herhangi bir şekil öngörülmemiştir. Ancak, is­patı açısından yazılı yapılması daha doğrudur.
3. Teşhis konulması ve tedavinin yürütülmesi yükümlülüğü
Teşhis, en isabetli tedavi yönteminin seçilip uygulanmasının ön şartı­dır. Hekim, hastanın tedavisine başlamadan önce, gerekli teşhisi koymak mecburiyetindedir. Zira, hekimin, hastanın hastalığı hakkında doğru teşhis koyması, onun mesleki yükümlülüklerindendir.
Tıbbi faaliyetler sırasında her an zararlı sonuçların meydana gelmesi olasıdır. Ağır bir ameliyatta veya basit bir iğne yapılması belli oranda risk taşır. Bu nedenle, tıbbi yardımların normal sapmalarından gelen kaçınılmaz zararlar hukuka uygun kabul edilmekte ve “izin verilen risk” kavramı ile anlatılmaktadır.[35] Hekimin tedavi faaliyeti izin verilen riskin sınırları içinde kalmış ise, ihmal ve taksirden bahsedilemeyecektir.[36] Dolayısıyla, tıp ilmi­nin öngördüğü yapılması gerekli olan tedavi yöntemlerini uygulayan heki­min, teşhis konulması bakımından hatalı olduğu söylenemez.[37] Yargıtaya göre hekim, tıp biliminin kurallarını gözetip uygulamakla yükümlüdür.[38]
Uyulması gerekli tıbbi kurallar, normal, orta düzeyde bir hekimin bil­mesi gereken, bilimin genel olarak kabul ettiği bilgi ve usullerdir.[39] Hekim teşhis koyarken, gereken tüm dikkat ve özeni göstermiş ve tıp biliminin bili­nen kurallarını uygulamışsa, teşhis hatasından sorumlu olmaması gerekir.
Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi’nin 6 ve 10’uncu maddelerinde, he­kime, en uygun tedaviyi seçme serbestisi tanınmıştır. Hekim koyduğu teşhis sonrası tedavi yöntemini seçecektir.
4. Kayıt tutma yükümlülüğü
Hekim hastaya ilişkin bilgileri kayda geçirmek ve buna ilişkin belge­leri saklamak zorundadır. Tutulan bu kayıt hem hekimin hem hastanın yara­rınadır. Bu kayıtlar tedavi için en doğru kararın verilmesini sağlayacaktır.
Hekimin belli belgeleri hastanın talebi üzerine, iade etme yükümlü­lüğü vardır. Örneğin röntgen filmleri, bilirkişi raporları, hastanın hastalık hikayesi iade kapsamındadır.
5. Sır saklama yükümlülüğü
Hekim, hekimlik sözleşmesi nedeniyle, hasta ile ilgili olarak edindiği sırları saklamak zorundadır. Hekimin sır saklama yükümlülüğü özel hukuk açısından açıkça düzenlenmemiştir. Sır saklama yükümlülüğünün, vekilin sadakat ve özen borcundan doğduğu kabul edilmektedir.
Sır saklama yükümlülüğü, kural olarak, tüm üçüncü şahıslara yönelik­tir. Tedavinin seyri zorunlu kılmadıkça, sır sayılan hususlar açıklanmamalı­dır. Ancak hastanın rızasıyla sırların açıklanması mümkündür.[40]
Hekimin sorumluluğu için, sırrı açıklarken zarar verme kastının ol­ması şart değildir. Sırların açıklanması nedeniyle hekimin maddi ve manevi tazminat sorumluluğu vardır.[41]
Hekimin sır saklama yükümlülüğü, sözleşmenin ortadan kalkması ile sona ermez. Sözleşme ilişkisi, hastanın ölümü ile kesin olarak son bulsa da, hekimin sır saklama yükümlülüğü, hastanın ölümünden sonra da devam eder.
D. Sözleşmenin ihlalinden doğan sorumluluğun sonuçları

Hasta ile arasındaki tedavi sözleşmesini ihlal eden hekim, sözleşme ilişkisinden dolayı sorumlu olur. Hekimin tıbbi müdahaleden doğan sorum­luluğu esas itibariyle, bir miktar tazminat ödemek şeklinde ortaya çıkar. Tedavi sözleşmesini ihlal ettiğine karar verilen hekim hastanın hem maddi hem manevi zararını tazmin etmek zorundadır.[42] Ancak, hekim davranışında kusurlu değilse[43] veya sözleşmeye aykırı davranışa rağmen hasta iyileşir ve zarar görmezse, hekim tazminat ödemekle yükümlü tutulamaz.
II. Hekimin vekaletsiz iş görmeden doğan sorumluluğu

A. Vekaletsiz iş görme kavramı

Sözleşme ilişkisi olmamasına rağmen hekim, bazı durumlarda, hasta yararına tıbbi müdahalelerde bulunabilir. Bu durum daha çok acil durum­larda ve ameliyatın genişletilmesi hallerinde söz konusu olur. Hekim böyle durumlarda, vekaletsiz iş gören sıfatıyla tıbbi müdahalede bulunmaktadır.
BK madde 410 hükmüne göre, vekaleti olmaksızın başkasının yerine ta­sarrufta bulunan kimse, o işi sahibinin menfaatine ve tahmin olunan maksa­dına göre yapmaya mecburdur. Bu anlamda vekaletsiz iş görme, baş­kasına ait bir işin, diğer bir kişi tarafından, o kişinin vekaleti olmadan gö­rülmesidir. Kısaca, vekaletsiz iş görme, başkası lehine tasarrufta bulunma­dır.[44] Vekalet­siz iş gören hekimin, hastanın menfaatine uygun tıbbi müdaha­lede bulun­ması gerekir.
BK madde 415 hükmüne göre, iş sahibi yapılan işe icazet verirse, ve­kalet hükümleri uygulanır. Burada icazet kavramı ile kastedilen, uygun bul­madır.
B. Hekimin vekaletsiz iş gördüğü durumlar

1. Acil durumlar
Acil durumlarda hekim, hastaya tıbbi müdahalede bulunmak zorunda­dır. Örneğin, trafik kazasında ağır şekilde yaralanmış ve şuurunu yitirmiş hastayı kurtarmak, onun ağır zarara uğramasını engellemek için müdahale eden hekim, vekaletsiz iş görmüş olur.
Hangi hallerde acil durumun varlığı kabul edilecektir? Hastanın yaşam tehlikesi içinde bulunduğu hallerde, acil durumun varlığı kabul edilmelidir. Yani, hastanın ölüm veya ağır bir zarara uğrama ihtimali varsa, acil duru­mun mevcut olduğu kabul edilmelidir. Bununla birlikte, her somut olaya göre hastanın acil müdahaleye ihtiyacı olup olmadığı değerlendirilmelidir.
Hekimin acil durumlarda tıbbi müdahale yükümlülüğünden kaçına­bilmesi için, geçerli bir özürünün bulunması gerekir. Tıbbi Deontoloji Ni­zamnamesi madde 3 hükmüne göre, mücbir sebep olmadıkça, hekim gerekli mü­dahaleyi yapmak mecburiyetindedir.[45]
2. Ameliyatın genişletilmesi durumu
Bir ameliyat sırasında hekim, değişik bir teşhise sebep olan bir bul­guyla karşılaşabilir. Bu durumda hekim, ameliyat planının değiştirilmesini zorunlu görebilir. Fakat, hasta, sadece o sırada yapılan ameliyata rıza gös­termiştir. Bu durumda, ameliyatın genişletilmesinin kapsamı nasıl belirlene­cektir? Mahkeme uygulamaları[46] ve hukuk doktrini[47] aşağıdaki şartları ara­maktadır.
a. Zorunlu olarak genişletilen tıbbi müdahalenin, hastanın rıza göster­miş olduğu önceki müdahalenin risklerinden daha büyük riskler taşı­ması gerekir.
b. Gecikmenin doğuracağı tehlikeler dolayısıyla hastanın rızasının alınması mümkün olmamalıdır.
c. Ölüm tehlikesi nedeniyle zorunlu olmadıkça, önemli organların ge­nişletilmiş tıbbi müdahaleye alınması uygun değildir.[48]
C. Vekaletsiz iş görmeden doğan sorumluluğun sonuçları

BK madde 411/1 hükmüne göre, başkasının namına tasarrufta bulunan kimse her türlü ihmal ve tedbirsizliğinden sorumludur. Yani, vekaletsiz iş gören, iş sahibine karşı her türlü kusurdan sorumludur. Hekim yaptığı işte hiçbir menfaati olmasa da tam bir özen göstermek zorundadır. Vekaletsiz iş gören, kusur sorumluluğunu düzenleyen BK madde 96 ve devamı maddele­rine göre sorumlu olacaktır.[49]
BK madde 411/2 hükmüne göre, vekaletsiz iş gören kimse, iş sahibi­nin maruz bulunduğu zararı bertaraf etmek için vekaletsiz iş görmüş ise, mesuli­yet tahfif olunur. Yani sorumluluğun hafifletilmesi, ancak iş sahibinin karşı karşıya olduğu tehlikeyi ortadan kaldırmak için acilen hareket edilmesi ge­reken hallerde söz konusudur. Bu hüküm, acil haller ve ameliyatın geniş­le­tilmesi durumları gibi, hekimin vekaletsiz iş gören olarak yaptığı tıbbi mü­dahalelerde uygulama alanı bulur.
III. Hekimin haksız fiil sorumluluğu

A. Genel olarak

Türk hukukunda, kural olarak, kusur sorumluluğu kabul edilmektedir. Kusur sorumluğuna göre, haksız fiili yapan kimse kusurlu değilse, doğan zarardan sorumlu olmayacaktır.[50] Hekimin tıbbi faaliyetlerden doğan sorum­luluğu, kural olarak, kusur sorumluluğuna dayanır.[51] İstisna olarak hekimin istihdam eden sıfatıyla ve eser maliki sıfatıyla kusursuz olarak sorumlu ol­duğu durumlar da vardır.[52] Hekim tıbbi faaliyetleri sırasında yardımcı kişi kullanabilir. Yardımcı kişi hukuka aykırı olarak hastaya zarar verirse, hekim istihdam eden sıfatıyla kusursuz olarak sorumlu olacaktır. Hekimin tıbbi faaliyetleri icra ederken kullandığı tıbbi alet ve araçlardan hasta zarar gö­rürse, hekim eser maliki sıfatıyla sorumlu olacaktır. Aşağıda, hekimin haksız fiilden kaynaklanan kusur sorumluluğundan bahsedilecektir.
B. Hekimin haksız fiilden dolayı kusur sorumluluğu

1. Genel olarak
Hekimle hasta arasında sözleşme ilişkisi mevcut değilse, hekim BK madde 41 hükmüne göre sorumlu olacaktır. Bu hükme göre, gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kim­seye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mecburdur. Bu anlamda haksız fiil, bir kimsenin hukuka aykırı ve kusurlu bir fiiliyle diğer bir kim­seye zarar vermesidir.Hekimin devlet hastanesinde devlet memuru sıfatıyla veya özel hasta­nede hizmet sözleşmesi ile çalıştığı durumlarda hekimin sorumluluğu, kural olarak, haksız fiil sorumluluğudur. Zira, belirtilen durumlarda, hekimle hasta arasında önceden kurulmuş bir sözleşme ilişkisi mevcut olmadığı gibi, he­kim hastadan ücret almamakta, hasta da hekimi seçememektedir.[53]Devlet hastanesinde devlet memuru olarak çalışan hekimin, ilgili kamu kuruluşuna karşı sorumluluğu vardır. Bu durumda hekimle hasta ara­sında bir ilişkinin kurulmadığı kabul edilmektedir.[54] Özel hastanede hizmet sözleşmesi ile çalışan hekimlerin kusurlu hareketlerinden hastane sorumlu tutulmaktadır.Devlet hastanelerinde, hekimin hastalara vermiş olduğu zarardan asıl sorumlu Devlettir. Bu durum 1982 Anayasası’nda düzenlenmiştir. Anayasa madde 40/3 hükmüne göre, kişinin resmi görevliler tarafından vaki haksız iş­lemler sonucu uğradığı zarar da Devletçe tazmin edilir. Benzer düzenleme Anayasa madde 129/5 ve Devlet Memurları Kanunu madde 13 hükmünde de mev­cuttur.Devlet hastanelerinde hekim, serbest çalışan hekimler gibi, hastayı te­davi etmek ve tıbben gerekli olanı yerine getirmekle yükümlüdür. Hekim, teşhis ve tedavide gerekli dikkat ve özeni göstermek zorundadır.Hasta, uğradığı zarara karşı, maddi ve manevi tazminat davası açabi­lir. Hastanın ölümü halinde tazminat davasını, hastanın murisleri ve destek­ten yoksun kalanlar da açabilir.Devlet hastanesinde çalışan hekim hastasına zarar verirse, dava idari yargıda devlete karşı açılabilir. Doğrudan hekime karşı tazminat davası açılamaz. Ancak, devlet ödediği tazminat için, hekimin kusurunu, ihmalini ve tedbirsizliğini tespit ederse, hekime rücu davası açabilir.[55]2. Haksız fiilden dolayı kusur sorumluluğunun şartları

a. Genel olarak
Sözleşme sorumluluğunun şartları arasında belirttiğimiz zarar, kusur ve illiyet bağı, haksız fiil sorumluluğundaki zarar, kusur ve illiyet bağından bir faklılık göstermemektedir. Bu şartlara ilişkin açıklamalar ikinci bölümde “Hekimin sözleşme sorumluluğunun şartları” başlığı altında yapılmıştır.[56]
b. Fiil
Hekimin haksız fiili nedeniyle bir sorumluluğunun doğabilmesi için, öncelikle bir fiilin varlığı gerekir. Bu fiil yapma veya yapmama şeklinde gerçekleşebilir. Hekimin koma halinde bulunan bir hastaya deney maksadı ile müdahale etmesi,[57] yapma şeklindeki haksız fiile; apandisi patlamış ola­rak hastaneye gelen hastaya müdahalenin geç yapılması, yapmama şeklin­deki haksız fiile örnek gösterilebilir.
c. Hukuka aykırılık
BK madde 41/1 hükmüne göre, ”Haksız bir surette diğer bir kimseye zarar ika eden kişi, o zararın tazminine mecburdur”. Yine BK madde 49/1 hükmünde “hukuka aykırı bir şekilde” deyimi geçmektedir. Ayrıca TMK madde 24/2 hük­münde hukuka aykırı olarak kişilik haklarına saldırıda bulu­nulan kişiye, saldırının önlenmesini isteme imkanı verilmiştir. Bu maddeler­den anlaşıla­cağı gibi, hukuka aykırılık haksız fiilin kurucu unsurunu oluş­turmaktadır.[58]
Hukuka aykırılık unsuru, fiilin haklı veya hukuka uygun olması ha­linde sorumluluğun söz konusu olmayacağını ifade eder.[59] O halde, sorumlu­luk için, fiilin hukuka aykırı olması gerekir. BK madde 41/1 hük­müne göre hukuka aykırılık teşkil eden haller ayni haklar, fikri haklar ve kişilik hakları gibi mutlak hakları koruyan normların ihlali ile kişilerin diğer menfaatlerini koruma amacı güden menfaatlerin ihlalidir.
Hukuka aykırılıkta daima emredici bir kuralın ihlali söz konusudur. Emredici hukuk kuralları kişilerin aksini kararlaştıramayacakları, uyulması zorunlu kurallardır. Düzenleyici ve tamamlayıcı hukuk kurallarının ihlali hukuka aykırılık teşkil etmez.[60]
Tıbbi müdahale açısından hukuka aykırılığın varlığı belli şartların bulunmasını gerektirir. Bu şartlar;
  • <LI class=MsoNormal style="MARGIN-BOTTOM: 3pt; TEXT-ALIGN: justify; tab-stops: list 36.0pt; mso-list: l3 level1 lfo4">Hastanın rızasının bulunmaması. <LI class=MsoNormal style="MARGIN-BOTTOM: 3pt; TEXT-ALIGN: justify; tab-stops: list 36.0pt; mso-list: l3 level1 lfo4">Hastanın menfaatine uygun hareket etmeme.
  • Kamu yetkisinin hukuka uygun olarak kullanılmamasıdır.[61]






















K A Y N A K Ç A


Aşçıoğlu, Çetin; “Doktorların Hukuki ve Cezai Sorumluluğu”, Ankara, 1982.
Atabek, Reşat; “Hastanelerin Sorumluluğu”, İst. Bar. Der. 1986, C. LX, S. 1, s. 619-650.
Ayan, Mehmet; “Tıbbi Müdahalelerden Doğan Hukuki Sorumluluk”, Ankara, 1990, (Yayınlanmamış Doktora Tezi).
Başpınar, Veysel; “Vekilin Özen Borcundan Doğan Sorumluluğu”, Gözden Geçi­rilmiş Genişletilmiş 2. Baskı, Ankara, 2004.
Bayraktar, Köksal; “Hekimin Tedavi Nedeniyle Cezai Sorumluluğu”, İstanbul, 1972.
Deutsch, Erwin; ( Çev. İrfan Yazman), “Özellikle Deneysel Tıp Açısından Hekimin Sorumluluğu”, AHFD. 1979 C. XXXVI, S. 1-4, s. 171-185.
Durdu, Hüseyin; “Sağlık Mesleğinde Hukuki Sorumluluk”, C. 1, İzmir, 1986.
Eren, Fikret; “Borçlar Hukuku Genel Hükümler”, 7. Baskı, İstanbul, 200? Erman, Barış; “Ceza Hukukunda Tıbbi Müdahalelerin Hukuka Uygunluğu”, Ankara, 2003.
Gieser, Dıeter; (Çev. Salim Özdemir), “Yeni ve Deneysel Tedavilerden Dolayı Dok­torların Hukuki Sorumluluğu”, Yarg. Der. 1977, C. III, S. 3-4, s. 217-228.
Güven, Kudret; “Kişilik Hakları ve Ötenazi”, Ankara, 2000.
Kılıçoğlu, Ahmet; “Borçlar Hukuku Genel Hükümler”, Genişletilmiş 4. Baskı, An­kara, 2004.
Köprülü, Ömer; “Hekimin Hukuki Sorumluluğu”, İst. Bar. Der. 1984, C. LVIII S. 10-11, s. 589-613.
Ozanoğlu, Hasan Seçkin; “Hekimlerin Hastalarını Aydınlatma Yükümlülüğü”, AÜHD. 2003, C. 52, S. 3, s. 55-77.
Özdemir, Hayrünnisa; “Özel Hukukta Teşhis ve Tedavi Sözleşmesi”, Ankara, 2004.
Özkaya, Eraslan; “Vekalet Sözleşmesinin Kötüye Kullanılması”, Ankara, 1997.
Öztürkler, Cemal; “Hukuk Uygulamasında Tıbbi Sorumluluk, Teşhis, Tedavi ve Tıbbi Müdahalelerden Doğan Tazminat Davaları”, Ankara, 2003.
Reisoğlu, Safa; “Borçlar Hukuku Genel Hükümler”, 16. Baskı, İstanbul, 2004.
Sert, Gürkan; “Hasta Hakları”, İstanbul, 2004.
Şehsuvaroğlu, Bedi N.; “Hekimin Hukuki Mesuliyeti”, Ankara, 1953.
Şenocak, Zarife; “Özel Hukukta Hekimin Sorumluluğu”, Ankara, 1998.
Tandoğan, Haluk; “Türk Mesuliyet Hukuku”, Ankara, 1961.
Yavuz, Cevdet; “Borçlar Hukuku Dersleri Özel Hükümler”, İstanbul, 2000.



[1] Dıeter Gıesen, (Çev. Salim Özdemir), “Yeni ve Deneysel Tedavilerden Dolayı Doktorların Hukuki Sorumluluğu”, YKD, 1977, C. III, S. 3-4, s. 218; Köksal Bayraktar, “Hekimin Tedavi Nedeniyle Cezai Sorumluluğu”, İstanbul, 1972, s. 33.

[2] Mehmet Ayan, “Tıbbi Müdahalelerden Doğan Hukuki Sorumluluk”, Ankara, 1990, Yayınlanmamış Doktora Tezi, s. 82.

[3] Sınırlı ehliyetsizlerin tedavi sözleşmesini tek başına yapamayacağına ilişkin olarak bk. Cemal Öztürkler, “Hukuk Uygulamasında Tıbbi Sorumluluk, Teşhis, Tedavi ve Tıbbi Müdahalelerden Doğan Tazminat Davaları”, Ankara, 2003, s. 69 vd.; Zarife Şenocak, “Özel Hukukta Hekimin Sorumluluğu”, Ankara, 1998, s. 38 vd.

[4] Barış Erman, “Ceza Hukukunda Tıbbi Müdahalelerin Hukuka Uygunluğu”, Ankara, 2003, s. 81.

[5] Mesela satım sözleşmesinde, kira ve istisna sözleşmesinde borçlanılan husus, edim sonucudur. Fikret Eren, “Borçlar Hukuku Genel Hükümler”, Tıpkı 7. Baskı, İstanbul, 2001, s. 94.

[6] Eren, s. 93.

[7] Maddi zarar, bir kimsenin iradesi dışında malvarlığında meydana gelen eksilmedir.

[8] Manevi zarar, bir kişinin şahsiyet haklarına yapılan hukuka aykırı tecavüz dolayısıyla, bir kimsenin duyduğu bedensel acı, ıstırap ve hayat zevklerindeki azalmadır.

[9] Ahmet Kılıçoğlu, “Borçlar Hukuku Genel Hükümler”, Genişletilmiş 4. Baskı, Ankara, 2004, s. 209.; Safa Reisoğlu, “Borçlar Hukuku Genel Hükümler”, 16. Baskı, İstanbul, 2004, s. 135.; Haluk Tandoğan, “Türk Mesuliyet Hukuku”, Ankara, 1961, s. 63.

[10] Şenocak, s. 11.

[11] Ayan, s. 180.; Veysel Başpınar, “Vekilin Özen Borcundan Doğan Sorumluluğu”, Gözden Geçirilmiş Genişletilmiş 2. Baskı, Ankara, 2004, s. 190.

[12] Şenocak, s. 83.

[13] Özdemir, s. 163.; Ayan, s. 182.; Erwin Deutsch, (Çev. İrfan Yazman), “Özellikle Deneysel Tıp Açısından Hekimin Sorumluluğu”, HFD. 1979 C.XXXVI, S. 1-4, 174 vd.; Öztürkler, s. 147.

[14] Ayan, s. 184.; Hayrünnisa Özdemir, “Özel Hukukta Teşhis ve Tedavi Sözleşmesi”, Ankara, 2004, s. 164.

[15] Ayan, s. 184.; Özdemir, s. 165.

[16] Meslek hatasından ne anlaşılması gerektiği konusundaki görüşler için bk. Şenocak, s. 83. vd.

[17] Özdemir, s. 166.

[18] Örnek için bk. Ayan, s. 193.

[19] Hekimin sorumluluğunda, uygun illiyet bağını araştırılması gerektiğinde, bu yönde sağlık şurasından rapor alınmalıdır. Yargıtay bir kararında “… davalı işe el koyduğunda röntgen yoluyla neşir veya bulunduğu noktayı araştırmamış ve ertesi güne kadar hastanın durumunun kötüye gidip gitmediğini takip etmemiş olması, bir meslek ihmali sayılmıştır. Sonradan yapılan müdahale sırasında, hastanın iç kanamadan öldüğü sabittir. Otopside; kurşunun karın boşluğunda, hicabı haiz göğüsteki tahribat şekil ve derecesi belirtilmiştir. O halde, zararla davalının savsaması arasında uygun sebep sonucun bulunup bulunmadığı üzerinde durmak gerekir” demektedir. Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi, T.2.3.1965, E.14605, K.1160.; Eraslan Özkaya, “Vekalet Sözleşmesinin Kötüye Kullanılması”, Ankara, 1997, s. 516’dan naklen.

[20] Öztürkler, s. 63.; Şenocak, s. 36. vd.

[21] TMK 24/2 …daha üstün nitelikte özel ya da kamusal yarar bulunması durumlarında, kişinin rızası olmasa da , kişilik haklarına müdahaleye izin vermiştir.

[22] Ameliyata rıza formu örneği için bk. Öztürkler, s. 81.

[23] Kudret Güven, “Kişilik Hakları ve Ötenazi”, Ankara, 2000, s. 101.

[24] Gıesen, s. 223.

[25] Gıesen, s. 222.

[26] OTT, Voraussetzungen der Zivirechtlichen Haftung des Arztes (Özdemir, s. 123, dipnot 276’dan naklen).

[27] Çetin Aşçıoğlu, “Doktorların Hukuki ve Cezai Sorumluluğu”, Ankara, 1982, s. 40.; Hasan Seçkin Ozanoğlu, “Hekimlerin Hastalarını Aydınlatma Yükümlülüğü”, AÜHD. C. 52, S. 3, s. 60.; Özdemir, s. 96.

[28] Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi, E.1976/6297, K.1977/2541, T.7.3.1997 kararın devamında, hastanın açık ya da zımni rızasının hukuksal yönden geçerli olabilmesinin, o kişinin sağlık durumu, yapılacak müdahaleyi ve etkileri ile sonuçlarını bütün ayrıntıları ile bilmesi, bu konuda yeteri kadar aydınlanması, iradesini baskı altında açıklamaması yoluyla mümkün olacağına işaret etmektedir. (Yargıtay Kararlar Dergisi, 1978, C. 4, S. 3-7, s. 905).

[29] Hekimin aydınlatma yükümlülüğünün hukuksal dayanakları konusunda bk. Ozanoğlu, s. 60 vd.

[30] Ozanoğlu, s. 70.

[31] Şenocak, s. 50.

[32] Ozanoğlu, s. 70.

[33] Gürkan Sert, “Hasta Hakları”, İstanbul, 2004, s. 225 vd.; Ozanoğlu, s. 66.

[34] Erman, s. 100, Ozanoğlu, s. 69.

[35] Aşçıoğlu, s. 72.

[36] Aşçıoğlu, s. 72.

[37] Ömer Köprülü, “Hekimin Hukuki Sorumluluğu”, İst. Bar. Der. 1984, C. LVIII S. 10-11, s. 589.

[38] Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi, T.29.6.1977, E.2876, K.5612…doktor tıbbi çalışmalarda bulunurken, bazı mesleki şartları yerine getirmek, hastanın durumuna değer vermek ve geniş bir anlatımla, tıp ilminin kurallarını gözetip uygulamakla görevlidir. (Aşçıoğlu, s. 50’den naklen)

[39] Aşçıoğlu, s. 40.

[40] Hüseyin Durdu, “Sağlık Mesleğinde Hukuki Sorumluluk”, C.1, İzmir, 1986, s. 184, Sert, s. 190.

[41] Bedi N. Şehsuvaroğlu, “Hekimin Hukuki Mesuliyeti”, Ankara, 1953, s. 7.

[42] Maddi ve manevi zarar konusunda bk. Ayan, s. 190 vd.; Aşçıoğlu, s. 89 vd.; Durdu, s. 18 vd.

[43] YHGK, T.28.6.1978, E.1976/43539, K.1978/696 sayılı kararında, doktor ile hastası arasında oluşan akdi bağ sonucu, doktor kendine hiçbir kusur yüklenemeyeceğini kanıtlamadıkça yaptığı işten doğan zararı tazminle yükümlüdür. (Yargıtay Kararlar Dergisi, 1978, C.4, S. 8-12, s. 1439 vd.)

[44] Cevdet Yavuz, “Borçlar Hukuku Dersleri Özel Hükümler”, İstanbul, 2000, s. 460.

[45] Öztürkler, s. 169.

[46] Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi, T.5.3.1971, E.1970/10853, K.2096 kararıyla onanan mahkeme kararında ameliyatın genişletilmesinin kapsamı ifade edilmiştir. Bu karara göre, hekime böbrek taşının ameliyatla alınmasına izin verilmesine rağmen, rızası alınmadan böbreğinin tamamının alınması suretiyle uzvundan yoksun bırakılması sebebiyle açılan tazminat davasında;
1. Böbrekteki taşı almak için yapılan ameliyatta, böbrekte görülen iltihabi durum karşısında, taşın alınması davacının sağlığını tehlikeye koyacağından böbreğin alınmasının tıbbi bir zaruret sonucu olduğu,
2. Tıbbın gerektirdiği şekil de hareket edilmiş bulunmasına göre,
davalı doktorun sorumlu olmadığına karar verildi. (Aşçıoğlu, s. 44’den naklen).

[47] Wiegand Hinderling, Hanbuch Des Arztrechts ( Şenocak, s. 105, dipnot 288’den naklen)

[48] Şenocak, s. 105.

[49] Yavuz, s. 462.

[50] Eren, s. 460.

[51] Aşçıoğlu, s. 71.

[52] Aşçıoğlu, s. 95 vd.

[53] Durdu, s. 7.; Öztürkler, s. 44.

[54] Reşat Atabek, “Hastanelerin Sorumluluğu”, İstanbul Barosu Dergisi, 1986, C.LX, S. 1, s. 640.

[55]Atabek, s. 639; Ayrıca Yargıtay bir kararında, Yargıtay Onüçücü Hukuk Dairesi, E.2002/5171, K.2002/6918, T.10.6.2002, davalı doktorun kamu görevlisi olarak yetkilerini kullanırken işlediği kusurlu eylemden doğan tazminat davası, kendisine rücu edilmek koşulu ile ancak idare aleyhine açılabilir. (Yargıtay Kararlar Dergisi, C. 29 S. 1-6, 2003, s. 59).

[56] s. 1 vd.

[57] Şenocak, s. 12.

[58] Eren, s. 566.

[59] Kılıçoğlu, s. 208.

[60] Eren, s. 575.

[61] Devlet memuru olarak çalışan hekimin, salgın hastalıklar sırasında, kanuna uygun olarak yerine getirdiği aşılama faaliyetleri ve alkollü bir otomobil sürücüsünün kanındaki alkol miktarını ölçmek için onun rızası olmaksızın kanını alması, kamu yetkisinin kullanıldığı durumlardandır.