Sigmund FREUD
6 Mayıs 1856, Frei*berg, Moravya, Avusturya İmparatorluğu bugün Pribor, Çekoslovakya’da doğdu , 23 Eylül 1939, Londra, İngiltere ölmüştür. Psikanalizin kuru*cusu olan Avusturyalı nörolog , yalnızca psikolojiyi değil, sanat, eğitim, antropoloji gibi alanları da derinden etkileyen ve geniş tartışmalar yaratan psikanaliz kuramıyla 20. yüzyıla damgasını vuran düşünürler arasın*da yer alır.
Ailesi ve çocukluğu. Orta halli Yahudi bir yün tüccarının, 40 yaşlarındayken, kendi*sinden 20 yaş küçük bir kadınla yaptığı ikinci evliliğinden dünyaya geldi. Bu evlilikten doğan ilk ve yaşayan tek erkek çocuktu. Freud’un küçük yaşta yaşadığı ve hiçbir zaman unutmadığı dört olay, kişiliğinin biçimlenmesinde etkili oldu. Önceleri anne*sinin ilgisi hemen tümüyle kendisine yöne*likken, erkek kardeşinin doğumuyla birlikte bu ilgiyi paylaşmak zorunda kaldı. Kendi deyimiyle çok kötü duygular beslediği kar*deşinin sekiz aylıkken ölmesi, onda sürekli bir kendi kendini yerme huyunun yerleşme*sine yol açtı. Freud, Drei Abhandlungen zur Sexualtheorie (1905; Cinsiyet Uzerine Uç Deneme, 1962) adlı yapıtında da, küçükken annesini çıplak görmesinin kendisini cinsel yönden uyardığını anlatır. Böylece, psika*naliz kuramında en çok kafa yorduğu so*runlardan ikisini, kendisi de ilk yıllarında yaşamıştır. Anımsadığı bir başka olay da yedi yaşındayken ana babasının odasında kasten işemesi ve bunun üzerine babasının, “Bu çocuk asla adam olmaz” demesidir. Sonradan Freud, bu olaya göndermelerin düşlerinde şaşmaz biçimde yinelendiğini ve kendisini “bir şeyler başarırken” gördüğü sahnelerin buna eşlik ettiğini anlatır. Ço*cukluğunda onu etkileyen dördüncü olay ise babasının, Yahudi olduğu için kendisine hakaret eden bir adam karşısında sesini çıkarmamasıdır. Bu olay, 12 yaşındaki Sig*mund’un kafasında güçlü baba imgesinin yıkılmasına yol açmıştır.
Eğitimi ve bilime yönelişi. 1860’ta Freud ailesi Viyana’ya taşındı. Sigmund, dokuz yaşında girdiği Sperl Gymnasiumu’ndan (lise) en üstün başarı derecesiyle mezun oldu. Bu yıllarda okulda Latince, Fransızca ve İngilizce okudu; ayrıca kendi kendine İtalyanca, İspanyolca ve İbrani’ce öğrendi. Kültür ve felsefe alanlarına derin bir ilgisi olan Sigmund, Darwin’den ve onun doğal seçme kuramından da çok etkilenmiştir. Odönemde Viyana’daki Yahudi gençlerin meslek seçimi dört alanla sınırlıydı: Hukuk, tıp, sanayi ve ticaret. Önceleri bunların hiçbiri ona çekici gelmediyse de, Goethe’ nin doğayı, “gözde çocuklarına gizlerini araştırma olanağı tanıyan cömert bir anne” olarak niteleyen denemesinin etkisiyle tıbbi seçti; bu seçimdeki temel güdü insanların acılarını dindirme isteği değil, insan doğası*nı tanımaktı.
Böylece Freud, 1873’te Viyana Üniversitesi’nde tıp okumaya başladı. Öğrencilik yıllarında, mekanikçi fizyolog Ernst Brücke’ nin laboratuarında bilimsel araştırmalar yaptı. Brücke, canlılarda genel fiziksel ve ‘asal güçler dışında başka hiçbir gücün etkili olmadığı görüşünü savunuyordu. Freud, mezun olduktan sonra da üniversitede Brücke Enstitüsü’nde çalışmayı sürdürdü. Yaşamındaki önemli dönüm noktalarından biri, bu sırada Martha Bernays ile tanışıp ona aşık olmasıdır. 1882 yazında evlenmeye karar verdiler. Ama, öğretim görevlilerinin aldığı ücretler çok düşüktü ve Yahudi olduğu için Freud’un ilerleme olanakları kısıtlıydı. Bu yüzden, özel hekimlik yapabil*me yetkisi almak üzere enstitüden ayrılıp Viyana Genel Hastanesi’nde çalışmaya baş*ladı. Bir türlü ev geçindirecek kadar para kazanamadığından Martha’yla evlilikleri sü*rekli ertelendi. Bu arada Freud Martha’ya 900 tane aşk mektubu yazdı; bu mektupla*nn Freud hakkında yaygın biçimde yerleş*miş soğuk bilim adamı imgesini çürüten sıcak ve coşkulu bir üslubu vardır.
1883’te Freud, döneminin en büyük beyin anatomisi ve nöropatoloji uzmanlarından olan Theodor Meynert’in yönetimindeki psikiyatri kliniğinde asistan (Sekundararzt) olarak çalıştı. Meynert’ten etkilenerek nö*ropatolog olmaya karar verdi. Bu dönemde üstünde çalıştığı ve Meynert’in tanımladığı varsanılı psikoz ona ilerde Die Traumdeu*tung (1900; Düşlerin Yorumu, 2 cilt, 1991-1992) adh yapıtında geliştireceği doyurum mekanizması konusunda ilk ipuçlarını sağ*ladı. Freud 1885’te nöropatoloji doçenti oldu. Aynı yıl kokain üzerine araştırmalar yapmaya başladı ve bu maddenin ağrı kesici, uyuşturucu, bağımlılık yapıcı etkile*rini keşfetti. Uzun süredir ayrı kaldığı nişanlısı Martha’yı görmeye gittiğinde, baş*lamış olduğu deneyler başkalarınca tamam*landı. Böylece kokain konusundaki varsa*yımları doğrulandı, ama Freud, bu buluşun öncülüğünü de arkadaşı Carl Koller’e kap*tırmış oldu. Aynı yıl, Paris’teki Salpetri~re Hastanesi’nin yöneticiliğini yapan ve onun psikolojiye yönelmesinde de etkili olan dünyaca ünlü nörolog Dr. Jean Martin Charcot ile tanışma olanağı buldu. 1886’da Martha Bernays ile evlendi.
Psikanalizin gelişimi. Freud’un 1882’den beri dostu olan Viyanalı hekim ve fizyolog Josef Breuer’in hastası olan genç bir kadın, psikanaliz tekniğinin geliştirilmesinde önemli rol oynadı. Anna 0. olarak tanınan bu kadın babasının ölümünden sonra histeri belirtileri göstermeye başlamıştı; görme ve konuşma yetilerini yitiriyor, kol ve bacakla*rına felç geliyor, yemek yiyemiyordu. Breuer, Anna kendisine bu rahatsızlıklardan söz ettikçe belirtilerin yok olduğunu gözlemledi ve bunun üzerine hipnoz uygulamaya karar verdi. Freud, bu konuda Breuer ile yaptığı tartışmalar sonucunda “hastayı konuştura*rak tedavi” yöntemini geliştirdi. Bu arada Paris’e giderek Charcot ile çalışmaya başla*dı. Charcot’nun, histerinin bir nevroz oldu*ğu, hipnoz durumuyla büyük benzerlik taşıdığı ve sanıldığı gibi yalnızca kadınlarda görülmediği yolundaki düşünceleri Freud’u derinden etkiledi. Ama Charcot, histerinin kalıtsal bir bozukluk nedeniyle beyindeki doku yıkımı sonucu ortaya çıktığını düşünü*yor, Freud’un ruhsal etkenler üzerine dü*şüncelerini onaylamıyordu. Freud 1895’te Breuer ile birlikte Studien üher Hysterie (Histeri Uzerine Araştırmalar) adlı yapıtı yayımladı. Bu yapıtta histerinin ruhsal acı veren bir olayın bastırılması sonucu geliştiği ve tedavinin bu acıya boşalım olanağı veren “katarsis” ya da hipnoz yöntemleriyle teda*vi edilebileceği belirtiliyordu. Ama Freud, hipnozun her zaman işe yaramadığını ve ancak geçici iyileşmeler sağladığını görünce bu yöntemi bıraktı. Bir süre sonra psikana*liz tekniğinin temel öğesi olan serbest çağrışım yöntemini geliştirdi. Bu tedavi yönteminde hasta bütünüyle gevşeyerek ve çağışım zincirlerini izleyerek düşünce ve anılan arasında dolaşıyor, sonunda kendisi*ni rahatsız eden sorunla ilintili bir noktaya geliyordu.
1893-1902 arasında Freud Berlin’de kulak-burun-boğaz uzmanı olarak çalışan Wilhelm Fliess ile yazıştı ve onun insanın doğası ve ruhu konusundaki görüşlerinden etkilendi. Bu dönemde, ruhsal bozuklukların ortaya çıkış nedenleri arasında cinsel etkenlere ağırlık vermeye başladı. Breuer gibi destek*çileri tarafından da eleştirilip yalnız bırakıl*dığı için Fliess’le yazışmaları ona büyük destek sağladı. Bu arada nöroloji alanından gittikçe uzaklaşmış ve klinik psikolojiyle ilgilenmeye başlamıştı. Hastalar üzerinde çalışmaları sonucunda, nevrozun temelinde cinsel çatışmaların yattığı konusundaki inancı pekişti. Histerinin ise çocuklukta yaşanan sarsıcı bir cinsel deneyimden, örne*ğin aile bireylerinden birinin cinsel saldırıda bulunması nedeniyle ortaya çıktığına inanı*yordu; pek çok hastasından benzer bir öykü dinlemişti. Ama sonra çok önemli bir şey keşfetti: Hastalarının anlattığı öyküler tü*müyle uydurmaydı ve böyle bir saldırıya hiç uğramamışlardı. Böylece çalışmalarını ço*cukluktaki cinsel fanteziler üzerine yoğun*laştırdı.
1896’da babasının ölümü üzerine yaşadığı bunalımdan sonra, 1897’de sistemli biçimde kendi kendini analiz etmeye başladı. Günü*müzde de birçok psikanalistin neredeyse olanaksız diye nitelediği bu süreç ve histeri üzerine çalışmaları sonucunda, çocuk cin*selliği üzerine önemli bulgular elde etti ve Oidipus karmaşası kavramını geliştirdi. Bu yıllarda bir yandan da Düşlerin Yo*rumu adlı yapıtını yazıyordu. Yapıtında, rüyaların temel işlevinin isteklerin do*yurulması olduğunu, bu isteklerin rüyalar*da, yoğunlaşmış ya da yer değiştirmiş biçim*lerde dışa vurulduğunu ve bilinçdışı meka*nizmalarla çeşitli simgeler biçiminde ortaya çıktığını öne sürdü. Rüyanın örtük içeriği olan bu simgelerin çözümlenmesiyle kişinin bilinçdışındaki arzulan ve çatışmaları hak*kında önemli bulgular elde edilir. Dolayısıy*la rüya yorumları, psikanaliz tekniğinde önemli yer tutar.
Freud daha sonra yayımladığı Zur Psycho*pathologie des Alltagslebens’de (1901; Gün*lük Yaşamın Psikopatolojisi, 1984), dil sürç*meleri, küçük unutkanlıklar gibi gündelik yaşamda önemsiz görünen davranışların ardında bilinçdışı süreçlenin bulunabileceğini belirtti. 1902’de öğretim üyeliğine atandı. 1905’te yayımladığı Cinsiyet Üzerine Üç Deneme’de cinsellik ve üremenin ayrı kav*ramlar olduğunu ele alarak insanlardaki cinsel dürtülerin bebeklikten başlayan geli*şim evrelerini ortaya koydu. Buna göre insanda cinsel ve ruhsal gelişim ağızcıl, dışkıl, fallik, gizil ve üreyim sel olmak üzere beş döneme aynlır. Her dönemin kendine özgü gelişim biçimi, özellikleri ve sorunları vardır. Orneğin, bir çocuğa uygulanan ilk psikanaliz olan ve 1909’da yayımladığı “Kü*çük Hans Vakası”nda Freud, fallik dönem*deki fobinin Oidipus karmaşası ile iğdişlik bunaltısından kaynaklandığını ortaya koy*muştur. Freud’un kişilik kuramı ise üçkatmandan oluşan bir sisteme dayanır. Bu üç katman ilkel benlik (id), benlik (ego) ve üst beniiktir (süper ego). Freud’un “haz ilkesi” kavramıyla ilintili olan ilkel benlik kalıtımla aktarılan biyolojik öğeleri içerir; toplumsal normları yansıtan ve “gerçeklik ilkesi”ni temsil eden Üstbenliğin gelişiminde önemli rol oynar. Freud bu konudaki gö*rüşlerini Das Ich und das Es (1923; Benlik ve İlkel Benlik) adlı yapıtında sistemli biçimde aktarmıştır.
Freud, Otto Rank, Ernest Jones, Sandor Ferenczi, Max Kahane, Wilhelm Stekel, Carl Gustav Jung, Alfred Adler ve Karl Abraham gibi izleyicileriyle 1902’den başla*yarak her çarşamba günü çalışma odasında toplanırdı. Bu ünlü” Çarşamba Toplantıla*rı” sonucunda Viyana Psikanaliz Derneği doğdu. 1909’da konferanslar vermek için ABD’ye çağrılan Freud, giderek uluslarara*sı ün kazandı ve psikanaliz hareketi örgütlü bir yapıya kavuştu. Sonraki yıllarda, cinsel etkenlere ağırlık verilmesi ve libido kavramı nedeniyle topluluk içinde çelişkiler başladı. Adler ve Jung’un birbirini izleyen ayrılma*larına karşın hareketin önderliğini ve geliş*mesini sürdüren Freud, 1913’te psikanalizi antropolojiye uyguladığı geniş kapsamlı bir çalışma olan Totem und Tabu’yu (Totem ve Tabu, 1942) yayımladı. Bu çalışmada, ilkel topluluklarda Oidipus karmaşasıyla ilintili suçluluk duygusunun bastırılmasının, tüm insan kültürünün, dinlerin ve sanatın kay*nağı Olduğunu öne sürdü.
1923’te Freud’a üstçene ve damakta kan*ser tanısı kondu ve sonraki yıllarda bu nedenle 33 kez ameliyat edildi. Sürekli bir protez takması gerekti; konuşurken ve ye*mek yerken çok güçlük çekiyordu. Ayrıca işitmesi de zorlaşmıştı. Bu dönemde yazdığı Die Zukunft einer Illu.sıon (1927; Bir Yanıt-samanın Geleceği, 1985), Das Unbehagen in der Kultur (1930; Uygarlığın Huzursuzluk*ları) ve Der Mann Moses und die mono*theistische Religion (1939; Musa ve Tektanrıcı*tık, 1976) adlı yapıtlarında, sosyoloji ve dini psikanaliz açısından inceledi. 1938’de Hit*ler’in Avusturya’yı ilhak etmesi üzerine Viyana’dan ayrılarak Londra’ya yerleşti. Bir yıl sonra da ilerleyen hastalığı sonucu öldü.
Değerlendirme. Freud bütün yaşamını, insan ruhunun yapısını kavramaya çalış*makla geçirdi. Wilhelm Reich, Karen Hor*ney, Erich Fromm, Melanie Klein ve R. D. Laing gibi, onun öğrencisi olan ya da ondan önemli ölçüde etkilenen birçok bilim adamı onun kuramlarını geliştirmiş ya da çeşitli biçimlerde değiştirmiştir. Sonraki dönem*lerde geliştirilen kuramlarda Freud’un ağır*lık verdiği biyolojik etkenler yerini toplum*sal ve ekonomik etkenlere bırakmıştır. Bu arada psikanalizin temelde bilimdışı olduğu da savunulmuştur. Bununla birlikte bütün bu eleştiriler, Freud’un 20. yüzyıl kültürüne yön veren önemli bir düşünür olarak konu*munu değiştirmez. Freud, geliştirdiği ku*ramlar, tedavi yöntemleri ve insan ruhunun karanlıkta kalmış yanlarını anlamaya yöne*lik araştırmalarıyla psikolojide yeni bir alan açmıştır. Sonuçta, insan doğasına ilişkin egemen anlayışları kökten değiştiren bir düşünür olduğu söylenebilir.
ÖBÜR ONEMLİ YAPITLARI. Der Wiız und seine Beziehung zum Un be wussten (1905; Şaka ve Bilinçdı*şıyla İlişkisi). Zur Geschichıe der Psychoanalytischen Bewegung (1914; Psikanalitik Hareketin Tarihi Uze*rine),
Vorlesun gen zur Einführung in die Psychoana*lyse (1917; Psikanalize Giriş Uzerinc Dersler), Jen*seits des Lustprinzips (1920; Haz İlkesinin Oıesinde). Selbstdarstellung (1925: Hayatım ve Psikanaliz, 1944), Hemmung, Symptom and Angst (1926; Ket*vurma, Belirti ve Bunaltı), Gesammelte Werke (1940; Toplu Yaptılar).

Freud’un Psikoseksüel Gelişim Kuramı



Freud’un Psikoseksüel Gelişim Kuramından bahsetmeden önce özellikle şu noktayı belirtmemiz gerekir. Freud “cinsel” derken yalnız eşeysel organların birleşme-üretme amacına yönelik duygu ve eylemlerini ihtiva eden dar bir kavrama bağlı kalmamıştır. Freud “cinsel” terimini haz veren herhangi bir nesne ya da uyarana organizmanın yönelişi anlamında kullanılmıştır. Bu anlamda sevilen, haz verilen, doyum sağlıyan her nesnenin cinsel niteliği vardır. Mesela çocuğun emerek karnının doyurduğu meme, hem çocuk yetişkinler için haz kaynağıdır ve bu nedenle Freud’a göre cinsel bir organdır. Freud çağına dek, çocuğun haz veren nesnelerine karşı yönelişi, bağlanışı cinsel bir olay olarak görülmez ve cinsel davranışların ancak ergenlik çağında başladığı sanılırdı. Freud;



1. Cinsel sapıklıkların incelenmesinde,
2. Cinsel organların dışında birçok beden parçasının haz kaynağı olabilmesinde,
3. Çocukluk çağında da cinsel uyanışlarının olabilmesine dayanarak, cinsel hayatın, çocukluğun ilk çağlarında başladığı görüşünü savundu ve Psikanalizin, cinsellik konusunda getirdiği yenilikleri şöyle özetledi:
a. Cinsel hayat ergenlik çağında değil, doğumdan hemen sonra açık belirtiler ile başlar.
b. Cinsel (Seksüel) ve eşeysel (Genital) kavramlarını birbirinden kesinlikle ayırmak gerekir. Cinsel çok daha geniş bir kavramdır ve eşeysel organlarla ilgisi olmayan birçok duygu, eylem ve beden bölgelerini kapsar.
c. Cinsel hayat, bedenin belirli bölgelerinden haz duyma ile başlar. Bu haz duyma, sonunda ürüme amacına da götürür. Ancak üreme ile bedenin belirli bölgelerinden haz duyma her zaman birlikte gitmeyebilir.

Freud, ruhsal bozuklukların, özellikle nevrozların oluşumunda Psiko-seksüel gelişme teorisine çok yer vermiş ve Psiko-seksüel gelişme dönemlerindeki problem ve saplantıların, nevrozların kaynağını oluşturduğunu ileri sürmüştü. Çocukluk çağında yaşanılan cinsel yönelişlerin ve çatışmaların bilinç dışına itildiğini ve bunların ancak analitik yöntemlerle bilinç düzeyine çıkarabileceğini açıklamıştır. Psiko-seksüel gelişme dönemlerini ve bu dönemlere özgü özellikleri libidinal zon diye bilinen bölgelere göre sıralamıştır.






Psikoanaliz


Fizyolojiye yönelik yöntemlerle çözümlenemeyen bazı ruhsal süreçleri açıklamak psikoanalitik görüşe düşer. Ruhsal süreçler öznel ve soyuttur. Ölçülemez, metreye, tartıya, kiloya vurulamaz. Mikroskop altında incelenemez.


Temel Kavramlar


Freud ‘’cinsel’’ derken yalnız eşeysel organların birleşme-üretme amacına yönelik duygu ve eylemleri ihtiva eden dar bir kavrama bağlı kalmamıştır. ‘’cinsel’’ terimini haz veren her hangi bir nesne ya da uyarana organizmanın yönelişi anlamında kullanmıştır.



Cinsel hayat ergenlik çağında değil, doğumdan hemen sonra açık belirtiler ile başlar. Cinsel (seksüel) ve eşeysel (genital) kavramlarını birbirinden kesinlikle ayırmak gerekir. Cinsel çok daha geniş bir kavramdır ve eşeysel organlarla ilgisi olmayan bir çok duygu, eylem ve beden bölgelerini kapsar. Cinsel hayat, bedenin belirli bölgelerinde haz duyma ile başlar. Bu haz duyma, sonunda üreme amacına da götürür.



Freud çocukluk dönemine ilişkin cinsel olayların nevrozların gelişiminde önemli rol oynadığını görmüştür. Çocukta cinselliğin ilk belirtileri beslenme, idrar, barsak denetiminin kazanılması gibi cinsel nitelikli olmayan işlevlerden kaynaklanır.



İçgüdü Kavramı


İçgüdü bir tepki değildir. İçgüdü davranış örüntüsü de değildir. İçgüdü kişinin ruhsal dünyasında yaşanan bir ihtiyaçtır. Onu haz uyandıran bir duruma iter. Hazzı sağlayacak davranışı harekete geçirir. İçgüdü dış uyarılarla uyarılabilir. İçgüdü ruhsal enerjidir. Bu enerji insanın belirli bir yaşantıyı gereksinmesini sağlayan güçleri doğurur.



İçgüdünün Özellikleri


Amaç : Doyumdur.

Enerji dağılımındaki gerginliği (acıyı) giderecek enerji boşalımını sağlayıp bozulmuş dengeyi yeniden kurup, haz duymaktır.

Nesne : İçgüdü amacına nesneyi elde ederek veya nesne yoluyla ulaşır.

Kaynak : Gövdedir.

Hızı : İtilim gücüdür.


İçgüdünün Sınıflaması


Nesneler ve amaçlar kolaylıkla değişebildiğinden kaynağa göre sınıflanır.


1.Basit bedensel ihtiyaçlar



2.Cinsel (libido) ve saldırgan içgüdüler



Cinsel ve saldırgan ego her ikisi de doyum arar.

Ego bu doyumu sağlamakla yükümlüdür. Süperego da bu doyumu onaylayan veya onaylamayan dış dünya yasalarını simgeler. Bu iki güdü bazen biribiriyle bağdaşır bazen de çatışır. Freud bunların YAŞAM ve ÖLÜM içgüdüleri olduğunu söyler.





Bilinç (Conscious)



Dış dünyayı algılayan, tanıyan, ayıran, farkeden bölümdür. Olaylar, dürtüler, duygulardan oluşur. Kişi bunların “farkındadır”. Bilinçli ve “amaçlı” olaylardan oluşur. İkincil süreç düşünce egemendir. Bilinçli olaylarda neden-sonuç ilişkileri ve olayların sıralanmaları gerçeğe uygundur.


Bilinçöncesi (Preconscious)


Bilinçdışı – bilinç arasındadır. Kişinin farkında olmadığı ancak gerektiğinde kolayca anımsanabilen dürtüler, düşünceler, duygu ve gereksinimlerden oluşur. Bu bilgi ve yaşantılar gerekmedikçe bilinçten uzak tutulur, gerektiğinde “istemli çaba ile” kolayca bilinçli hale gelir



Bilinçdışı (Unconscious)


Kişi farkında değildir. Düşünce ve dürtülerden oluşur. Doğumda vardır. İçeriği bilinçli olarak kabul edilmez. Nevrozlarda, rüyalarda, şakalarda ortaya çıkar. İçeriği doyum bulmayı bekleyen isteklerle dürtülerle sınırlıdır.


Birincil Süreç Düşünce


Doğumda vardır. Rüyalarda, çocuklarda, psikopatolojilerde izlenir. Haz ilkesi geçerlidir: dürtülerin bekletilmeden hemen doyurulması. Çocukluk döneminde de önde gelen budur. Başı sonu birbirini tutmayan, nedensellik ilkesine uymayan, gerçekle ilişkisi olmayan düşünce biçimidir.


İkincil Süreç Düşünce


Burada dürtülere dış dünyanın gerçeklerine göre izin verilir. Bilinç öncesi ya da bilinçli niteliktedir. Gerçeklik İlkesi geçerlidir.



Yapısal Teori


Ego Arnalistleri: Freud’un kavramlarından, en fazla ego id ve çevre ilişkileri üzerinde durduklarından bu adı almaktadırlar. Ego idealistlerine göre: Ego doğmada id’in yanında Ego mevcut enerjisini id’den almayıp, kendine mahsus kaynaklardan temin etmekte...

Yani: 1- Ego özerk bir sistem,
2- Freud’un çatışmalı bölgelerinden başka, çatışmasız bölgelerindeki davranışlarını da kontrol eder. Zaman zaman özellikle çatışmaları çözümlerken id’den enerji alabilir. Sadece çevreye uyum yapmaz, gereğinde çevreyide kendine uydurmaya çalışır. Olabildiğine çevreyi değiştirip yapamadığı yerde çevreye uyar. Bu durum insanın verimli ve yaratıcı olmasını sağlar. İnsan sadece dengeleme, gerilimleri yok etme için yaşamaz, kendi içinden gelenlerle dıştan gelenlerin muhasebesini yaparak çevreye uyar.

1) İd (Altbenlik)



2) Ego (Benlik)



3) Süperego (Üstbenlik)


İd (Altbenlik)


Dürtülerin kaynağıdır. Dezorganizedir “Haz ilkesi”ne göre hareket eder. Kalıtımla geçen, doğuştan var olan her tür dürtü ve gereksinimden oluşur. Tamamen “bilinçdışı” özellik taşır. “Birincil süreç düşünce” geçerlidir.


Ego (Benlik)


Kişiliğin dış dünya ile etkileşime giren, bütünleştirici ya da aracı rolü oynayan bölümüdür. Organize bir yapıdır. Dış dünya gerçeklerine göre hareket eder. Dürtüsel gereksinimleri gerektiğinde erteleyerek onların uygun bir şekilde doyumunu sağlar. Ego gelişimi kendi bedenini çevreden ayırmayı öğrenmeyle başlar ve belirginleşir. “Gerçeklik ilkesi” geçerlidir.


Ego İşlevleri


Dürtülerin algılanması, düzenlenmesi ve kontrolünü sağlar.

Gerçeklik duygusu: önce kendi bedeninin sonra dış gerçeklerin farkına varma

Gerçeği değerlendirme: neyin gerçek neyin dürtüsel olduğunun ayrılması

Gerçeğe uyum: hangi dürtünün hangi koşullarda doyurulacağına karar verme, bekletilen dürtüler karşısında aşırı kaygı yaşanmaması (engellenmeye dayanma gücü)

Doyum veren ilişkiler kurulması acıdan kaçınma


Süperego (Üstbenlik)


Kişiliğin denetleyici bölümüdür. Egonun bir bölümü zaman içinde ayrışarak ahlaki değerler, toplumsal değer yargıları, inançlar, anababa değer yargılarından oluşan bir bölüm oluşturur.

Çocuğun çevresindeki otorite figürleriyle ilişkisinden doğar, anababayla özdeşleşme yoluyla biçimlenir.

Bilinçli kısmı: vicdan

Bilinçsiz kısmı: anababanın nitelikleri





Freud’a göre Çocuk


Çocuk kendi kendini sever yani OTOEROTİK’tir.

Cinsel içgüdüler tüm gövdesine yayılmıştır.

Örneğin yemek, yutmak cinsel doyum oluşturabilir.

Küçük çocuk sapıktır

Cinsel organını göstermekten , incelemekten, cansız nesnelere bağlanmaktan haz alır.

Sallanmayı sever

Çocuk kendini sevdiği için amacı cinsel ilişki değildir.



Çocuksu cinsellik çağı (0- 6,7 yaş)

Ağızcıl Dönem

Dışkıl Dönem

Üretken Dönem

Durgunluk çağı (latans) (6,7- 11 yaş)



Gençlik çağı





ORAL DÖNEM (0- 1,5 yaş)

ANAL DÖNEM (1-1,5-3 yaş)

FALLİK DÖNEM (3-5 yaş)

LATENT DÖNEM (5-11-13 yaş)

GENİTAL DÖNEM (11-13 --- yaş)



ORAL DÖNEM (0-1.5 yaş)


İhtiyaç, algı ve anlatım ağız bölgesinde toplanmıştır. Ağız bölgesinde algılanan duyular açlık, susuzluk, meme veya yerine geçen nesnelerin oluşturduğu hoşlanma, yutma ve doyma duyularıdır. Ego idden ayrışmaya yüz tutar (yutmak-yutmamak).



ORAL EROTİZM

Libidoya yöneliktir, oral gerginliğe son vermeyi amaçlar.

Amaca ulaşmak kişide gevşeme yaratır (açlık doyma).

Oral erotizm ilk aylarda egemendir.



ORAL SADİZM

Oral dönemin son aylarında ısırma, tükürme, ağlama ile anlatım bulur.

İnsandaki yıkıcı eğilimlerin ilk belirtisidir.

Bu dönemde annenin rolü büyüktür, gereksinmeleri karşılandıkça bebekte dış dünyaya güven duygusu oluşmaya başlar.



Besinin verilmesi sevildiğini verilmemesi ise sevilmediğinin kanıtıdır.

Bu dönemde anneyle sıcak, sevecen, güven verici ilişki yaşayan çocuğun hayatı boyunca diğer insanlarla benzer ilişkiler kurması beklenir.

Dönemin başarılı tamamlanması halinde kendine, insanlara güvenen kişilik özellikleri gelişir.

Besinin yerini bilgi alabilir. Okudukça mutluluğu artar. Konuşarak başarmayı seçebilir.



Oral ihtiyaçların yeterli karşılanmaması veya aşırı doyurulması halinde

Abartılmış iyimserlik

Özseverlik

Arada yoğun karamsarlık

Bağımlı kişilik

Karşılık alabilmek için yardım etme

Haset ve kıskançlık görülür.

Yapışkanlık

Tıkınmak

Bu kişilerin kendilerine olan saygıları diğer insanların yargılarına bağlıdır.

vAlmak yaşamın öz ilkesidir.



ANAL DÖNEM (1-1,5-3 yıl)


Bebekler dışkının tutulması ya da boşaltılması üzerinde denetim kurmayı öğrenirler. Bu denetim edilgin varoluştan etkinliğe geçişi içerir. Anne denetiminden bağımsızlaşma eğilimlerinin ilk belirtileri gözlenir. Kendini yönetebilme yetkisi kazanır.



Tuvalet eğitimi sırasında anneyle çatışmalar sonucu çocuk bir yandan bağımlılık duyguları, öte yandan ayrılma, bireyselleşme, bağımsız isteklerini içeren karşıt duyguları birarada yaşar.



Dışkıyı denetleme (tutma) veya denetimi yitirme (ıslatma) durumlarında kendine karşı kuşku geliştirmeden ve aşırı utanç duygularına kapılmadan yaşama ve özerklik kazanma yolundaki ilk denemelerdir.


Değerli nesne gibi algılanan dışkıyı tutmak ya da anneye sunmaktan duyulan haza anal erotizm denir. Dışkıyı yıkıcı silahmışcasına saldırgan duygularla atma eğilimine de anal sadizm denir.


Anal dönem eylemlerinin verdiği haz annenin isteklerine göre ertelenir. Anal dönem çocuğun ne zaman , nasıl, ne biçimde doyumu sağlayabileceği konusunda anne ile çocuk arasında güç gösterisine dönüşür. Barışçıl olmayan tuvalet eğitimi ileride uygunsuz karakter özellikleri kazandırır. Annenin anlayışsızlığının verdiği yalnızlık duygusunu dışkıyı içerde tutmanın verdiği basınç hissiyle gidermeye çalışma veya denetimi yitirdiğinde cezalandırılma korkusu sonucu oluşan sıkıntı çocukta yaşam boyu aşırı düzenlilik, katı görüşlülük, inatçılık, cimrilik gibi eğilimlere neden olur.


Dışkının bırakılması saldırgan davranışın ifadesi olabilir (Büyüklerde küfür). Sfinkter kontrolü güçlülük (kızgınlık) duygularının ifadesi olabilir. Bu dönemin sağlıklı geçirilmesi bireysel özgürce seçim, bağımsızlık, kararlılık, sonuçları kabullenebilme gibi erişkinlik özelliklerini kazandırır.


Anal tutucu karakter


Zorlayıcı tuvalet eğitimi sonucu kızgınlık duygularını (dışkıyı) tutma çabası tüm duygusal tepkilerin kilitlenmesine neden olabilir.



Anal tepkici karakter


Annenin ilgisizlik ve tutarsızlığına duyduğu öfkeye karşı boşalma alışkanlığı geliştiren çocuklarda karşıt duyguları birlikte yaşama, öfke tepkileri gösterme, başkaldırma, sadomazoşist eğilimler yaşamboyu izlenir. Bunlar özellikle otoriteye karşı çıkar.



FALLİK DÖNEM (3-5 yaş)



Cinsel içgüdü (libido) ayrışır.

bir bölümü egonun kontrolü altına girer. Bir bölümü de cinsel niteliğini korur ve üreme organı ve eylemlerine bağlanır.


Cinsel bölgelerin uyarılmasından heyecan duyma ve cinselliğe karşı aşırı ilgi biçiminde davranışlarla belirlenen dönemdir. Bu dönemde her iki cins içinde penis ilgi odağıdır. Kız çocukta bu organa sahipken yitirildiği yorumu gözlenir.


Cinsel organlara ilgi ve karşı cins ebeveyne dönük, çoğu bilinç dışı cinsel düşler gelişir. Buna bağlı cinselliğe ilişkin suçluluk duyguları ve Oedipus kompleksine ilişkin kaygılar yaşanır. Erotik dürtü ve ilgileri cinsel organlar ve işlevlerine yöneliktir. Çocuk kendi cinsiyle özdeşleşir.


Diğer dönemlerden farklı olarak libido beden dışında bir nesnede doyum arar.

Ayıcığı olmadan uyumaz, kedi köpeklere aşırı sevgi gösterir.


Anne baba ve çocuk ilişkilerinde aksaklıklar ilerideki yaşamın nevrotik belirtilerine temel oluşturur. Çocukla ana-baba arasında yoğun sevgi ilişkileri gözlenir. Yarışma, düşmanlık ve giderek özdeşimi de içeren bu ilişkilere Oedipus karmaşası denir. Erkek çocukta annesine yönelik cinsel dürtüleri babadan gelebilecek hadımlaştırılma korkuları nedeniyle sona erer. Kızlarda ise kız esasen hadımdı ve bunun düş kırıklığı içinde yaşar. Sevgi ve beklentilerini bu organa sahip olan babasına yöneltir. Odipal dönemde ilk sevgi nesnesi anne, erkek çocukta yerini korurken kız çocukta yerini baba alır.


Erkek çocukta Odipus karmaşasının sona ermesi


Erkek çocuk cinsel organını yitirme kaygısıyla anneye yönelik Odipal bağlantısını azaltır ve babayla özdeşleşmeye başlar. Böylece otorite tarafından cezalandırılma korkuları ergenlikte bir kez daha yaşanmak üzere bir süre ortadan kalkar.


Kız çocukta Odipus karmaşasının sona ermesi



Babaya yönelik cinsel isteklerin ve kendisine penis veya bebek verileceği beklentilerinin gerçekleşmesinin yarattığı engellenme ve düş kırıklığı ile olur.





Freud erkekte hadımlaştırılma korkusunun ve kızlarda penise imrenme duygularının fallik dönem içerisinde çözümlenmemesinden nevrozların ve karakter bozukluklarının meydana geldiğini ısrarla savunmuştur. Başkalarıyla kendini karşılaştırdığında duyduğu ezikliği yaşamak, ego için hadımlık endişesini yaşamaktan daha dayanılır bir duygudur. Aşağılık kompleksi oluşabilir. Sağlıklı fallik dönem cinsiyetini benimsemeyi, utanç duymadan meraklarını giderebilmeyi, dürtülerine egemen olabilmeyi sağlar.



Oral dönemin ilkel endişesi yenerek yutularak yok olmaktır. Anal dönemin ilkel endişesi gövdenin içindekilerin zorla alınmasıdır. Fallik dönemin ilkel endişesi gövdeyi parçalayan korkunç cezalardır. Kısasa kısas; kabahatli organ cezalandırılır.



LATENT DÖNEM (5-11-13 yaş)


Cinsel dürtüler durgundur. Kız ve erkek çocuk hemcinslerine yakınlaşır. Cinsel ve saldırgan enerjilerini öğrenme, oyun, diğer insanlarla ilişki kurmada kullanırlar. Bu dönemin amacı çocuğun hemcinsi olan ebeveyne özdeşimini ve cinsiyetine ilişkin toplumsal rolünü güçlendirmektir. Bu dönemde öğretmenle de özdeşim başlar.



GENİTAL DÖNEM(11-13 --yaş)



Fizyolojik olgunluk, hormonal etkinlikler ve özellikle artan cinsel dürtülerin olduğu dönemdir. Bu yoğunlaşma eski çatışmaların canlanmasına yol açar. Bu çatışmalara yeni çözüm yolları aranır ve bulunabildiğinde yetişkin bir insan kimliği kazanılmış olur. Bu dönemin amacı anne-baba bağımlılığından koparak karşı cinsle olgun ilişkiler kurabilmek, özsever duyguları gerçek kişilere yöneltmeye başlamaktır.


Erikson ve Freud arasındaki farklar ;

-Freud’a gore kişilik çok kararlıdır, orta – ileri erişkinlik döneminde değişiklik olmaz.
-
- Erikson’a gore psikolojik büyüme ve gelişme bütün hayat evresi süresince devam eder.

Erikson’un hemen hemen bütün çalışmaları Psikanalatik gelişim teorisi üzerinde yoğunlaşmıştır. Konu ne kadar Psikanaliz olursa olsun gelişmeyi yalnızca Freud’un tanımladığı çerçeve içinde tutarsak Psikanalizin gelişme Psikolojisine katkısını, tam olarak tanımlayamayız. Freud’dan sonra psikanalatik gelişim Psikiolojisine en önemli katkıyı Erik Erikson yapmıştır. Erikson’un teorisi, tamamlayıcı bir nitelik taşır ve Psikanalizin özüyle çelişmez. Psikiyatri Kliniklerinde konuyu Freud gibi yalnızca cinsel açıdan ele almanın yetersiz kalabildiğini görmektedir.


FREUD VE ERİKSON’UN KURAMLARININ EĞİTİM AÇISINDAN DOĞURGALARI :

Her iki kuramcıya görede her dönemde o döneme özgül olan krizlerin çözümlenmesi ve doyurulması gerekmektedir. Her dönemde rol alan kişilerde değişiklik gösterirler.
Birinci dönem :
Bu dönemde anne yada onun yerine geçen kişinin bebeğin ihtiyaçlarını giderirken veya uyanık olduğu zamanlarda onu sevmesi, okşaması, ilgilenmesi onunla konuşması temel güven duygusunu oluşturan davranışlardır.
İkinci dönem :
Çocuğun kaslarını kontrol altına alması ve psikomotor davranışlarındaki gelişme kendi kendini kontrol etmesine ve bağımsız haraket etmesine neden olur. Çocuğun kendi başına yapmak istediği haraketlere izin verilerek bağımsız ve kendi kendini kontrol özelliklerinin temelleri atılmış olur. Çok sıkı kontrolde çocuğun öz saygısı gidebilir ve utangaç olabilir.
Üçüncü dönem :
Çocuk motor ve dil gelişimindeki hızlı artış ile çevresini daha fazla araştırmaya ve girişken olmaya başlar. Bu dönemde çocuk desteklenmelidir ki girişken olabilsin. Doğal meraklarını tatmin edecek araştırma ve gözlem yapabilecekleri,problem çözebilecekleri ortamlar hazırlanmalıdır. Bu dönemde baskılanan çocuk yaptıklarının yanlış olduğunu düşünür ve suçluluk duyar.
Ayrıca bu dönemde çocuk cinselliğe merak duymaya başlar. Çocuğun sorularına cevap verilmeli, yasaklar konmamalı ve anlayamayacağı ayrıntılı açıklamalardan kaçınılmalıdır.
Dördüncü dönem :
Okul ile beraber öğretmenin ve arkadaşların çocuk üzerindeki etkisi artar ve ebeveynlerin etkileri azalır. Artık çocuk sosyalleşmeye başlamıştır. Bu dönemde çocuğun kazanacağı başarılar çalışkanlık duygusunu kazanmasına neden olur.Ebeveynler ve öğretmenler çocuğa uygun sorumluluklar verip iş başarabilme kıvancını tattırmalıdırlar.
Beşinci dönem :
Anne baba ve öğretmenler ergene artık çocuk gibi değil yetişkin gibi davranmalıdırlar. Ergen arkadaş gruplarının etkisinde daha çok kalmaya yatkındır.Anne baba ve öğretmenler ergenin arkadaşlarını hatta liderlerini yanlarına aldıklarında ergene ulaşmları daha kolay olmaktadır. Ergenin uygun özdeşim yapabileceği kişiler ile karşılaşması sağlanmalıdır.

Sonuç olarak ; mutlu ve ruhsal yönden sağlıklı insanlardan oluşan bir toplum meydana getirmek istiyorsak bireyin her dönemdeki ihtiyaçlarını en iyi şekilde doyurmasını sağlamak ,çatışmalarını çözmesine yardım etmek üzere çaba harcamamız gerekmektedir.