Konuşmamak ne kadar bir iletişim sorunu ise bağırarak konuşmak da bir iletişim sorunudur. Aile içi iletişimde çocuklar bazen sesini yükseltmekte, bağırarak konuşmakta ve hırçın davranışlarda bulunabilmektedir. Bir çocuk anne-babasıyla normal yollarla iletişim kurmak varken niçin sesini yükselterek ve bağırarak konuşur acaba? Sakın bunun sebebi siz olmayasınız!



Konuşmak bir ihtiyaçtır, ister bağırarak olsun, ister sakin ve huzur dolu bir sesle olsun, insan konuşmaya muhtaçtır. Ve konuşamayan insan “problemli insan” olmaya adaydır. Bu ister çocuk olsun ister yetişkin. Kişi kendini ifade edemiyor, içinde yaşadığı duyguları aktaramıyor ve kendini kendi içinde yapayalnız hissediyorsa böylesi bir insan patlamaya hazır bir bomba gibidir. Dıştan sakin ve huzurlu da görseniz, içinde denizler gibi dalgalı dengeler her an bozulmaya adaydır.

Bu sanki bir balonun şişmesi gibidir. Kişi konuşamadıkça, kelimeleri içine attıkça, kendini ifade edemedikçe bu balon yavaş yavaş öfkeyle dolmaya ve insanın ruhunda büyümeye başlar, ta ki ince uçlu bir iğne dokununcaya kadar...



Patlamamak için konuşmak şart

Düdüklü tencereleri bilirsiniz; her yanı kapalı bir kabın içinde yemeği buharla ve basınçla pişirmeye yarar… Düdüklü tencereyle pişireceğiniz yemeği koydunuz ateşe... Aslında yarım saat sonra kapatmanız lazım gelen tencerenizin altını kapatmayı unuttunuz ve tencere bir saat ocağın üzerinde kaldı. Ve bir saat sonra düdüklünün havasını almadan kapağını açmaya kalktınız. Ne olur? Böylesi bir basınç altında kapağı açılmaya çalışılan düdüklü tencere birden bire içindeki yemeklerle birlikte üzerinize saldırır, üstünüzü başınızı sıcak suları ile yakar, sizi kapağı açtığınıza pişman eder.

Ben bu örneği, “İletişim Engelli Çocuklar Eğitimi” isimli dersimde öğrencilerime verdikten sonra şunu ekliyorum: “Tıpkı düdüklü tencerenin üstündeki düdük gibi, insanın da bir düdüğü vardır, o da ağzıdır. Eğer düdüklü tencerenin üzerindeki hava deliği vaktinde açılmaz ise birden bire korkunç bir gürültüyle patladığı gibi, eğer insan da içinde biriktirdiği sıkıntıları, sevinç ve hüzünleri konuşarak dışarı boşaltamaz ise, korkunç bir gürültüyle bir gün patlar. Ancak insanın patlaması düdüklü tencerenin patlamasından daha korkunç olur.”

Evet, eğer insanın çevresinde içindekileri konuşacağı bir ortamı yoksa, zihninde geçenleri, aklında dolaşanları, keder ve sevinçlerini paylaşacağı yakın bir arkadaşı veya hayat arkadaşı yoksa içinde biriktirdiklerini bir gün öfke içinde dışa vuracaktır. Çünkü insan içindekileriyle yaşayamaz, derdini anlatmadan duramaz, sevincini paylaşmadıktan sonra kendi başına yaşadığı sevinçle kendisini mutlu edemez… İnsan, içinde yaşadıklarını dudaklarından boşalttıkça rahatlar, içini dışa vurdukça “Oh, rahatladım sonunda!” der.



Dinliyor gibi yapmayın

Çocuklar için de durum böyledir. Çocuk kendini olduğu gibi kabul eden bir ebeveyn yanında değilse, içinde yaşadıklarını dışa vuramıyor veya kendini dışa vurduğu kadarlık kısmıyla dahi ciddiye alınmıyorsa, böylesi bir çocuk düdüklü tencerenin ısınması ve patlamaya hazırlanması gibi hazırlanıyor demektir.

Ancak burada önemli olan şey şu ki, konuşan bir insanın karşısında onu gerçekten dinleyen bir insan da olması gerekir. Eğer çocuk konuşuyor, anne gözünü televizyondan ayırmıyor ise veya çocuk heyecanla okulda başından geçen olayları anlatırken baba elindeki gazeteden bir dakika dahi uzaklaşamıyor ve çocuğu ile göz göze gelmiyor ise o takdirde böylesi bir konuşma çocuğun içinde kaynayan ateşin boşalmasını değil daha da yüksek ateşte kaynamasını sağlayacaktır.

Siz çocuğunuzu dinlemiyorsanız, bir gün onun da sizi dinlemediğini fark edeceksiniz.

Çocuk kendini ifade edecek bir anlayışta olan ebeveyn yanında ise kendisini ifade eder, içinde patlayacak sorunları taşımaz. Eğer çocuk kendisini olduğu gibi kabul etmeyen, her an kendisinden bir takım beklentiler taşıyan bir suni ebeveyn yanında ise çocuk kaynayan bir kazan gibi öfkeli, saldırgan ve nefret dolu olacaktır.

Eğer çocuk içinde biriktirdiği negatif ya da pozitif hisleri sözel olarak dışarı çıkartamıyorsa işte bu noktada sorunlar başlar. Kendini ifade edemeyen çocuk agresiftir, hırçındır, duygusal ve mızmızdır. “Gözünün üzerinde kaşın var” deseniz, ya ağlamaya ya da saldırmaya hazırdır. Konuşarak kendini ifade edemeyen çocuk, ağlayarak ya da bağırarak kendini ifade etmek için bir çıkış yolu arayacaktır.

Ve belki de bir anne-baba için en acı verici son, çocukluk yıllarında çocuklarını dinlememiş olan anne ve babaların sonudur. Çocuklarını vaktinde dinlememiş olan ebeveynler yaşlılık yıllarında çocuklarının da kendisini dinlemediğinin şahidi olacaktır.



Sindirilmiş çocuk agresiftir

Çocukluk yıllarında kendini ifade edemeyen çocukların büyük bir sorunu da daha erken çocukluk yıllarında anne ve babası tarafından devamlı sindirilmeye çalışılmasıdır. Çocuğun yanlışlarına tahammül göstermemek ya da “çocuğum onlar gibi olmasın” hezeyanı ile çocukların doğal gelişimine engel olunuyorsa o takdirde böylesi bir çocuk da kendi ezikliğinin intikamı olarak, anneyi hırpalamaya, anneye saldırgan kelimeler söylemeye veya bağırmaya başlar.

Bir çocuk düşünün ki, evde devamlı terslenmiş ve azarlanmış, kendini ne zaman ifade etmeye kalksa, hafife alınmış ve dalga geçilmiş… Böylesi bir çocuk devamlı öfkeli, saldırgan, sağa sola bağırıp çağırarak iletişim kurmaya çalışan bir çocuktur ve böylesi bir çocuk yetişkin olmaya başladığında ilk yapacağı şey kendi etrafındakilere de kendisine davranıldığı gibi davranmaktır.



Televizyon konuşmanın düşmanı

Kişinin kendisini ifade edebilmesi, o kişinin sağlıklı bir ruh halinde olması için olmazsa olmaz bir şarttır. Ancak, günümüz dünyasını bir ağ gibi sarmış olan televizyon ve internet insandaki bu en önemli yeteneği öldürmektedir.

Televizyon karşısında “edilgen” olarak oturmuş ve sadece önündeki cipsi yiyerek televizyon izleyen bir çocuğun iletişim kurma yeteneğinin güçlü olduğunu söyleyemeyiz. Eğer bir çocuk iletişim kurma yeteneğini zayıflatıyorsa, televizyon karşısında ya da internet önünde pasif bir yaşam sürüyorsa, böylesi bir çocuğun etrafı ile doyasıya iletişime geçmesi neredeyse imkânsızdır. Zira teknolojinin bu sinsi yüzüne fazla vakit ayıran herkeste görülen sorun iletişim kurma becerisinin yok edilmesidir. Maalesef, Türkçe’ye ait binlerce zengin kelime bulunduğu halde günümüz gençleri iki yüz kelime ile sosyal yaşamlarını devam ettiriyorlar.

Çocuk günlük olarak televizyon karşısında oturuyor, annesiyle nasıl konuşacağını deneyerek ve hissederek değil de televizyonun hayalî ortamında buluyorsa, bu çocuğun agresif olması, hırçın ve saldırgan olmaması işten bile değil.

İsterse televizyonda izlenilen programlar olumlu programlar olsun, çocuk televizyon karşısında günlük olarak belli bir dozajı geçmeye başladığında televizyonun o çocuğa artık yarar değil zarar vereceği kesindir. Zira televizyon karşısındaki çocuğun kaybettiği en önemli şey “konuşma yeteneği”dir. Düşünün lütfen, televizyon karşısında bulunan çocuk her ne kadar televizyondan gelen sesleri duyuyor olsa da, kendisi televizyonla konuşamayacağı için iletişimin en önemli ikinci unsuru olan karşı iletişimi gerçekleştiremiyor demektir. Bu yüzdendir ki, çocuklar çizgi film aralarında, birden yerlerinden fırlar, kardeşlerine saldırır, mutfağa gider, annesine bağırır ve ne yaptığını kendisi dahi bilmez. Zira çocuk televizyon karşısında geçirdiği zaman içerisinde konuşmamıştır, bu ise insan tabiatına aykırıdır.



Bağırmak öğrenilmiş davranıştır

Yukarıda saydığımız başlıkların yanı sıra, çocuğun yanında yüksek sesle konuşmak ve bağırmak, çocuğa bağırarak konuşmayı öğretmek demektir. Kendisine bağırılan çocuk, başkasına bağırarak konuşmayı öğrenir. Çocuk kendisine bağırarak konuşulmuş olmanın acısını sadece çocukluk yıllarında yaşamaz, aksine yıllar geçse de, evlendiğinde eşine karşı veya bir yönetici ise kendi maiyetinde çalışanlara karşı sert davranan, bağırarak konuşan, agresif bir hâle bürünür.

Mademki konuşmak öğrenilen bir davranıştır, o halde konuşamamak da öğrenilememiş bir davranıştır. Bir başka ifadeyle kimle, nasıl ve hangi ses tonuyla konuşacağı konusunda aile içinde örneklerini görememiş bir çocuk, arkadaşıyla konuşurken kullandığı ses tonunu annesiyle konuşurken de kullanır veya bakkaldan alışveriş yaparken kullandığı konuşma üslubunu öğretmenine de sergileyebilir.

Bütün bunlarla birlikte aile içinde her şey yolunda gitse de aile içinde iletişim atmosferi oluşturulamıyorsa o ailede yetişen çocuk da bağırarak veya yüksek sesle konuşarak yetişir.



Aile içi iletişim atmosferi

Çocuk konuşurken anne televizyon izliyorsa böylesi bir anda iletişim atmosferi psikolojik parazitler barındırıyor demektir. Çünkü kendisini dinlemeyen bir anne karşısında çocuk psikolojik bir yıkım içindedir. Kendisini değersiz, önemsiz, kıymetsiz hissediyordur.

Bunun yanı sıra, kimi aileler vardır ki, bir yandan televizyon açık, diğer yandan insanlar birbiriyle konuşmaya çalışmaktadır. Aslında konuşan da dinleyen de birbirlerini önemsese de, göz göze baksa da, televizyondan yayılan ses konuşan kişinin sesini yükseltmesine neden olacak ve belki de bir süre sonra yüksek sesle konuşma o ailenin bir kültürü halini alacaktır.

Bütün bu izahlara baktığımızda karşımıza çıkan sonuç şu ki, bir çocuk ne kadar yüksek sesle konuşuyor ve ses tellerini ne kadar güzel kullanıyorsa bu o ailenin kapılarını kapattığı zaman yaşanan atmosferin yansımasıdır. Eğer çocuk huzur dolu bir sesle, sessiz ve sakince konuşabiliyorsa o ev sağlıklı bir evdir. Aksine o evin içindeki çocuklar bağırarak konuşuyor, birbirlerini vurup kırıyorlarsa, o ev pedagojik olarak yetersiz bir ev olabilir.